Son Paylaşımlar

ilginç yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilginç yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir günün uzunluğu ne kadardır?

Bu değişken bir şeydir. Bir gün, dünyanın kendi etrafında bir yöne doğru yaptığı bir tam turdur. Bu asla tam olarak 24 saat sürmez. Elli tam saniye kadar daha hızlı ya da daha yavaş olabilir. Bunun nedeni dünyanın dönüş hızının, gelgitlerin neden olduğu sürtünme, hava şartlan ve coğrafi olayların etkisiyle sürekli değişiyor olmasıdır.

Bir yıl boyunca, ortalama bir gün, 24 saatten saniyenin çok küçük bir dilimi kadar daha kısadır.

Atom saatleri bu sapmaları kaydedince, şimdiye kadar güneş gününün tanımlı bir bölümü olan saniye birimini (yani günün seksen altı bin dört yüzde biri olarak belirlenen süre) yeniden tanımlama kararı alındı.

Yeni saniye tanımı 1967'de yürürlüğe girdi.

Buna göre saniye, "sezyum-133 atomunun uyarılmamış durumunun iki aşırı ince (hyperfine) düzeyi arasındaki geçişe tekabül ederi radyasyonun 9.192.631.770 devir yaptığı süredir," Kati, fakat uzun ve yorucu bir günün sonunda söylemesi zor bir tanım.

Artık saniye

Bu yeni tanımın anlamı şudur: Güneş günü yavaş yavaş atomik günden sapmaktadır. Sonuç olarak bilimciler atomik yıla bir adet "artık saniye" ekleyerek güneş yılıyla eşit hale getirdiler.

En son artık saniye, (Coordinated Universal Time [Eşgüdümlü Evrensel Zaman - UTC] 1972'de kurulduğundan bu yirmi üçüncüsüdür) 31 Aralık 2005'te, Paris Gözlemevi'nde bulunan Uluslararası Yerküre Dönüş Hizmetleri'nin talimatlarına göre eklendi.

Bir iyi bir kötü haber

Bu durum, astronotlar ve saatlerinin dünyanın güneş etrafında dönüşüne tam olarak denk gelmesini isteyenler için iyi haber;

Bilgisayar yazılımı ve uydularda yerleştirilmiş olan tüm teknolojiler için ise kötü haberdir.

Uluslararası Telekomünikasyon Birliği bu fikre şiddetle karşı çıkmakta ve artık saniyenin ortadan kaldırılmasıyla ilgili çalışmalar yürütmektedir.

Saatlerinizin ayarını şimdilik değiştirmeyin

Uzlaşma yollarından biri, UTC ile GMT arasındaki uyuşmazlığın bir saate varmasını (400 yıl sonrasını) bekleyip ayarlamayı o zaman yapmak olabilir. Bu süre zarfında "gerçek-zamanı neyin oluşturduğu bir tartışma konusu olarak sürüp gider...

Beyinimizin ne kadarını kullanırız?

Yüzde yüzünü. Ya da yüzde üçünü. Genelde beynimizin yüzde 10'unu kullandığımız söylenir. Bu genelde geri kalan yüzde 90'ı da kullanabilsek ne olacağı tartışmasına neden olur.

Aslında insan beyninin tamamı zaman zaman da olsa kullanılır. Diğer yandan New York Üniversitesi Sinirsel Bilimler Merkezi'nden Peter Lennie'nin yakın zamanlarda yazdığı bir makale, beynin ideal olarak nöronların yüzde üçünden fazlasını aynı anda çalıştırmaması gerektiğini, aksi halde kullanılan her bir nöronu düzeltmek için, beynin karşılayabileceğinden çok daha büyük bir enerjiye ihtiyaç duyduğunu belirtmektedir..

Merkezi sinir sistemi beyin ve omurilikten oluşur ve iki tür hücreden meydana gelir: Nöronlar ve glia hücreleri.

Nöronlar temel bilgi işleyicileridir, aralarında veri alışverişi yaparlar. Veriler dal benzeri dendritler aracılığıyla alınır ve kablo benzeri aksonlarla verilir.

Her bir nöronda 10.000'e kadar dendrit olabilir fakat sadece bir akson vardır. Akson, küçük bir nöron hücresinden binlerce kat daha uzun olabilir. Zürafalarda bulunan en uzun akson hücresi 4,5 metre uzunluğundadır.

Sinapslar, akson ve dendritler arasındaki elektrik itkisinin kimyasal sinyallere çevrildiği geçiş yerleridir. Sinapslar elektrik düğmeleri gibidir, bir nöronu diğerine bağlayarak beyni bir iletişim ağına dönüştürürler.

Glia hücreleri beynin yapısal çerçevesini oluşturur, nöronlan idare ederek temizlik işlevi görür ve nöronlar öldükten sonra kalıntıları temizler. Beyinde nöronların elli katı kadar glia vardır.

Tek bir insan beyninde yaklaşık:

5 000 000 km akson,

1.000.000.000.000.000 (bir katrilyon) sinaps

200 milyar kadar nöron vardır..

Eğer nöronlar dışarıda yan yana yayılsalar 25.000 m², yani bir futbol sahasının dört katını kaplarlar.

Beyin içinde bilgi alışverişi yollarının sayısı dünyadaki atom sayısından daha fazladır. Bu muazzam potansiyelle, beynimizin kaçta kaçını kullanırsak kullanalım hepimiz tabii biraz daha iyisini yapabiliriz.

Cüssesine kıyasla en büyük beyine sahip olan hayvan hangisidir?

a. Filler 

b. Yunuslar

c. Karıncalar

d. İnsanlar


Cevap: Karıncalar.

Karıncalar huzursuzluk yaratacak derecede insanlara benzerler. Mantar yetiştirirler, böcek olarak afîd beslerler, ordularını savaşa sokarlar, düşmanlarını korkutmak ve bozguna uğratmak için kimyasal spreyler kullanırlar, esir alırlar, çocuk işçi kullanırlar, durmaksızın bilgi alışverişinde bulunurlar. Televizyon izlemek dışında her şeyi yaparlar.

Karıncanın beyni vücudunun toplam ağırlığının yüzde 6'sını oluşturur

Aynı yüzdeyi insana da uygulayacak olsaydık kafamızın şu andakinden üç kat daha büyük olması gerekirdi ve eğer öyle olsaydı hepimiz Mekon ya da Morrissey bi görünürdük.

Ortalama insan beyninin ağırlığı 1,6 kg'dır, bu da vücut ağırlığımızın yüzde 2'sinden biraz fazladır. Bir karıncanın beyni yaklaşık 0,3 mg'dır.

Karıncaların beyninde insan beynindeki nöronların sadece bir kısmı bulunsa da bir karınca kolonisi bir süper organizmadır. 40.000 karıncalık ortalama bir yuvada bir insanınkine eşit sayıda beyin hücresi vardır.

Karıncalar 130 milyon yıldır yaşıyor

Karıncalar 130 milyon yıldır yaşıyor ve konuştuğumuz sırada yaklaşık 10.000 trilyon tanesi dolaşıp duruyor. Gezegenimizdeki karıncaların toplam kütlesi insanların toplam kütlesinden daha fazladır.

Karıncaların bilinen 8000 türü var. Dünyadaki toplam böceklerin yüzde birini karıncalar oluşturuyor. Dünyadaki toplam böcek sayısı bir kentilyon olarak hesaplanmıştır (yani 1.000.000.000.000.000.000 adet).

Karıncalar günde sadece birkaç dakika uyur ve su altında 19 gün yaşayabilirler

Ağaç karıncası kafası olmadan yirmi dört saat idare edebilir. Fakat yalnız bir karınca, kafası olsun olmasın, kolonisi dışında tek başına yaşayamaz.

Görünüşe göre karıncaların yollarını bulmalarına yardımcı olan görsel bir hafızaları vardır. Geçtikleri yerlerin seri fotoğraflarını çekiyor gibidirler. Bilimciler karıncaların minnacık beyinlerinin bu kadar bilgiyi nasıl sakladığını anlayamıyor.

Karıncalar insanlardan daha güçlü değildir !

Karıncalar kendi ağırlıklarının misliyle fazlasını kaldırabilir, ama bunun tek nedeni küçük olmalarıdır. Hayvan ne kadar küçük olursa vücut kütlesine bağlı olarak kasları da o kadar güçlü olur. Eğer insanlar karıncalarla aynı boyutta olsaydı onlar da o kadar güçlü olurdu...

Arılar neden ve nasıl vızıldar?

Arılar ve diğer böcekler uçarken vızıldarlar. Vızıltı sesi bu böceklerin kanatlarını çırpmaları sonucunda oluşur. Herhangi bir şey saniyede 16 kereden daha fazla titreştiğinde belirli bir perdeden bir ses çıkarır. Bilim adamları bu sesi bir müzik notasıyla eşleştirerek, o böceğin saniyede kaç kere kanat çırptığını söyleyebilirler.

Normal bir karasineğin vızıltısının fa notasına denk düştüğünü biliyor muydunuz?

Karasinek kanatlarını saniyede 352 kere çırpar. Bu sayı balarıları için (eğer bal ile yüklü değillerse) 440'tır. Bu sırada çıkardıkları nota la'dır. Bal taşırlarken ise nota si'ye düşer; yani saniyede 330 kere kanat çırparlar. Görüldüğü üzere masum vızıltılar bile bize önemli bilimsel bilgiler sağlıyorlar!.

Dünyanın yuvarlak olduğunu kim nasıl keşfetti ?

Kim değil, ne keşfetti demek lazım.

İlk keşfeden arılardır.

Bal arıları en iyi bal özünün nerede olduğunu birbirlerine anlatmak için Güneş'i referans noktası alan karmaşık bir dil geliştirmişlerdir. Şaşırtıcı bir şekilde, bunu bulutlu havalarda da, geceleri de, Dünya'ntn öbür tarafında olan Güneş'in pozisyonunu hesaplayarak yapabiliyorlar. Bu da onların, bizden 1,5 milyon kat daha küçük beyne sahip olmalarına rağmen bilgiyi öğrenip saklayabildikleri anlamına geliyor.

Bir arının beyninde 950.000 civarında nöron vardır. İnsan beyninde ise 100 ila 200 milyar arası nöron bulunur.

Bal arılarında, Güneş'in gökyüzünde 24 saat boyunca gerçekleştirdiği hareketleri gösteren içsel bir "harita" vardır, çabucak yerel şartlara uyum sağlayabilmek için bu haritayı değiştirebilirler (nereden nereye uçulacağına dair karar 5 saniye içinde verilmek zorundadır).

Ayrıca, bal arıları yerkürenin manyetik alanına diğer tüm canlılardan daha duyarlıdır. Bu özelliklerini rota belirlemede ve kovanlardaki petek levhaların yapımında kullanırlar. Yapılmakta olan bir peteğin yakınına güçlü bir mıknatıs konursa, doğadaki hiçbir şeye benzemeyen silindirimsi garip bir petek oluşur.

Bir arı kovanının sıcaklığı insan vücudununkiyle aynıdır.

Arılar yaklaşık 150 milyon yıl önce, Kretase döneminde, kabaca çiçekli bitkilerle aynı zamanlarda meydana çıkmıştır. Bal arısı familyası, Apis, 25 milyon yıl öncesine kadar henüz ortaya çıkmamıştı. Onlar gerçekten otçul yaban arılarının bir türüdür.

Arılar antenleriyle koku alır.

Kraliçe bal arısı "kraliçe özü" denen bir kimyasal vererek işçi arıların dişi döl üretmelerini engeller.

Bir çay kaşığı dolusu bal üretmek için 12 arının ömür boyu çalışması gerekir. Arıların bir turu yaklaşık 12 km'dir ve günde birçok turları olur. 450 gram bal üretebilmek için bir arının 75.000 km yol kat etmesi gerekir, ki bu neredeyse Dünya'nın çevresinde iki tur atmak demektir...

Dört boyuttan daha fazlası varmıdır?



Şimdiye kadar üçü uzayda, biri zamanda olmak üzere dört boyut belirlenebildi. Ama fizikçiler, evrende daha fazla "saklı" boyutların ola­bileceği olasılığını araştırıyorlar. Bir benzetmeyle açıklamaya çalışırsak, uzaktan bakıldığında tek bir şerit halinde görülen bahçe hortumu yakından bakıldığında üç boyutlu görülür. Bu saklı boyutlar birbirine sıkıca kenetlenmiş olduğu halde, evrenimizin şekillenmesinde anahtar rol oynarlar. Bütün atomları ve güçleri kapsayan bir eşitlikler serisi olan "Her şeyin Teorisini araştıran fizikçiler, bildiğimiz 4 boyuta 6 boyut daha ilave edilirse, bazı zor problemlerin ortadan kalkacağını iddia ediyorlar. Bu şöyle açıklanabilir, bazı matematik problemlerini çözmemize yarayan bu saklı boyutların varlığını bugüne kadar somut olarak kimse ispat edememiştir

Arılar neden vızıldar? Arılar nasıl iletişim kurar?

İletişim kurmak için. Arılar hareketleri ve "dansları" gibi, vızıltılarını da bilgiyi iletmek için kullanırlar. Arılarla ilgili on farklı ses tanımlanmış ve bazıları belirli faaliyetlerle ilişkilendirilmişti.r. .

Bu kullanımlardan en belirgini, kovanı soğutmak için yapılan "yelpazeleme"dir. Saniyede 250 vuruşla uzun ve durağandır, kovanın kendisi bu sesi daha da güçlendirir. Arılar ayrıca tehlikeyi haber vermek için daha yüksek sesle vızıldarlar (bir kovana yaklaşırsanız ses tonundaki değişimi fark edersiniz); "tehlike geçti" işaretini verip kovanı yatıştırana kadar saniyede 500 vuruşluk bir dizi gerçekleştirirler.

Özellikle kraliçe arı çok zengin çeşitlilikte sese sahiptir

Yeni bir kraliçe yavruladığında yüksek perdeden cıvıldar, buna "ötme" ya da "çığırma" denir. Kız kardeşleri (hücrelerinde kıvrılmış durumda) bu sese vıraklama gibi bir sesle cevap verirler. Bu büyük bir hatadır: Bir kovanda sadece bir kraliçe olabilir. Yavrulayan kraliçe "vıraklamaları" rehber olarak kullanıp her birini avlar; hücrelerini yararak açar, sonra da ya öldürene kadar sokar ya da kafalarını koparır.

Arılar bacaklarını duymak için kullanır

Kovandaki ses "mesajları" titreşimin yoğunluğu sayesinde iletilir. Fakat, arıların antenleri üzerine yapılan son araştırmalar, "koklamak" için kullandıkları kimyasal reseptörler kadar, antenleri kaplayan kulak çeperi gibi levhaları da (bunlar "kulak" olabilir) kullandıklarını ortaya koymaktadır.

Bu, "sallanma dansı" sırasında diğer işçi arıların, antenleriyle neden dans eden arıların "sallanan" karınları yerine göğüslerine dokunduklarını açıklıyor - bal özüne götüren bilgileri görmekten ziyade duyuyorlar. Ne de olsa kovanın içi karanlık.

Arıların nasıl vızıldadığı daha tartışmalı

Son zamanlara kadar başlıca teori, yanlarında bulunan 14 ("solunum deliği" denen) nefes alma deliğini (aynen bir trompetçinin enstrümanının sesini dudaklarıyla kontrol etmesi gibi) ses çıkarmak için kullandıklarıydı.

California Üniversitesi'ndeki böcekbilimciler bu delikleri dikkatlice kapatarak bu teorinin yanlış olduğunu ispatladı. Delikler kapatıldıktan sonra da arılar hâlâ vızıldıyordu.

En son hipotez ise vızıldamanın kısmen kanatlardaki titreşimden kaynaklandığı ve göğsün bu sesi biraz güçlendirdiği yönünde. Bir arının kanadını koparmak sesin şiddeti ve yoğunluğunu değiştirse de vızıldamasını durdurmaz

Dünyanın Güneşin etrafında döndüğünü iddaa eden ilk kişi kimdir ?

Kopernik'ten tam 1800 yıl önce MÖ 310'da doğan Samoslu Aristarkos.

Aristarkos sadece yerküre ve gezegenlerin Güneş etrafında döndüğünü ortaya atmakla kalmamış, Dünya, Ay ve Güneş'in birbirlerine göre olan büyüklüklerini ve uzaklıklarını hesaplamış ve gökyüzünün küresel bir kubbe şeklinde değil neredeyse sonsuz genişlikte bir evren olduğunu keşfetmiştir. Ama onu dikkate alan olmamıştır.

Aristarkos yaşarken gökbilimciden çok matematikçi olarak tanınırdı. Onun hakkında İskenderiye Lisesi'nde okuduğu ve daha sonraları Romalı mimar Vitruvius'un belirttiği gibi "bilimin her dalında bilgili" bir adam olduğu dışında pek bir şey bilmiyoruz. Ayrıca yarıküre şeklindeki güneş saatini de o icat etmiştir.

Sadece bir çalışması günümüze ulaşabilmiştir: Güneş'in ve Ay'ın Büyüklük ve Mesafeleri Üzerine. Maalesef burada Güneş merkezli teorisinden bahsetmiyor. Bu teoriden, Arşimet'in, Aristarkos'un teorilerine muhalefet ettiği bir yazısındaki tek bir yorumundan dolayı haberdarız.

Kopernik kesinlikle Aristarkos'un farkındaydı, çünkü çığır açan eseri Göklerdeki Kürelerin Dönüşüne Dair'in elyazmalarında ondan saygıyla bahseder. Fakat kitap 1514'te basıldığında ileri görüşlü Yunanlarla ilgili kısımlar, muhtemelen kitabın özgünlük iddialarını sarsmasına kızan yayımcı tarafından çıkarılmıştır.

İyimserler daha uzun mu yaşarlar? iyimser insanlar çokmu yaşarlar?

Yapılan yeni bir araştırma iyimser olanlarımızın kalp hastalığına yakalanma ve erken ölme risklerinin düşük olduğunu gösteriyor. Pittsburgh Üniversitesi Tıp Merkezi'nde dahiliyeci olan Hillary Tindle'ın önderliğinde yapılan çalışmada araştırmacılar, Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü'nün 1991'de başlattığı 15 yıllık bir kadın sağlığı araştırmasına katılan 50 yaş ve üstündeki toplam 97.253 kadından sekiz yıl boyunca toplanan verileri incelediler. Çalışmanın sonuçlarına göre iyimser kadınların kötümser olanlara göre kalp hastalığından ölme riski % 30, herhangi bir sebepten ölme riski ise % 14 daha düşük. Siyah ırktan kadınlara ilişkin sonuçlar daha da çarpıcı; onlar arasında iyimserlerin kalp hastalığından ölme riski % 38, herhangi bir sebepten ölme riski ise % 33 daha düşük.

..
Araştırmacılar bu bulguların bir sebep-sonuç ilişkisi değil sadece bir bağlantı gösterdiğini vurguluyorlar. Tindle, iyimser insanların daha uzun yaşamasının, bu insanların genel olarak daha sağlıklı, daha zayıf ve daha hareketli olmaları ve sigaraya daha az rağbet etmeleriyle ilgili olabileceğini söylüyor.

İyimser insanların doktorlarının verdiği diyet programlarına sıkı sıkıya uyma eğiliminde olduklarını gösteren bir araştırmayı referans gösteren Tindle, iyimserlerin sağlıklarıyla ilgili tavsiye almaya istekli olduklarını ve aldıkları tavsiyelere uymaya gayret ettiklerini düşünüyor. Ayrıca iyimserlerin çevrelerinin daha geniş ve sosyal ilişkilerinin daha güçlü olduğunu, bunun da kalp hastalıklarında bir risk faktörü olan kronik stresle daha kolay başa çıkmalarına yardım ediyor olabileceğini söylüyor.

Ancak Tindle, araştırma sonuçlarının kötümserlerin erken ölmeye mahkûm olduğu anlamına gelmediğini de ekliyor. Bunun sadece tek bir araştırma olduğunu ve sorunun temeline inebilmek için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtiyor

Zürafanın mı daha çok boyun kemiği vardır yoksa farenin mi?

İkisinin de yedi tane boyun omuru vardır. Deniz ayısı (manati) ve tembel hayvan dışındaki tüm memelilerde de bu böyledir. İki parmaklı tembel hayvanda altı boyun omuru olduğundan kafasını çevirmekte zorlanır.

Kuşlar tüylerini temizlerken kafalarını çok fazla çevirme ihtiyacı duydukları için memelilerden çok daha fazla boyun omurları vardır. ...

Baykuşların 14, ördeklerin 16 tane boyun omurları vardır, ama rekor 25 omurla sessiz kuğudadır.

Baykuşlar iddia edilenin aksine kafalarını 360 derece çeviremez, fakat 270 dereceye kadar çevirebilirler. Bu, fazladan omurlar ve kemiklerin birbirinden bağımsız hareket etmesini sağlayan özel bir kas yapısı sayesinde mümkün olabilmektedir.

Bu özellik, baykuşların gözlerini hareket ettirememesini telafi eder. Eğer görüş alanlarını değiştirmek isterlerse kafalarını çevirmek zorundadırlar.

Baykuşların gözleri dışa doğru çıkıktır, bu da nesneleri üç boyutlu görebilmelerine imkan veren dürbün görüşünü arttırır. Bu özellik gece avlanmak için zorunludur. Ayrıca mümkün olduğunca çok ışık alabilmek için gözleri oldukça büyüktür. Eğer bizim aynı ölçekte gözlerimiz olsaydı greyfurt büyüklüğünde olurdu.

Baykuşların gözleri daha da geniş bir retina oluşturabilmek için küre değil, boru biçimindedir. Alaca baykuşların gözleri ışığa bizim gözümüzden yüz kat daha duyarlıdır. Işık seviyesi bir mum ışığına düşürülse bile 500 metreden yerde fareyi görebilirler

Uzaya giden ilk hayvan hangisidir?

Meyve sineği. 1946 Temmuz'unda küçücük astronotlar bir miktar tahıl tohumuyla birlikte Amerikan V2 roketine bindirilip uzaya fırlatıldılar. Yüksek irtifada patlamanın radyasyon üzerine etkisini test etmeye alışkındılar.

Meyve sinekleri laboratuvarlar için idealdir. Bilinen insan hastalıkları genlerinin dörtte üçünün genetik kod karşılığı meyve sineklerinde bulunur. Onlar da geceleri uyur, narkoza benzer bir tepki verir ve en güzeli de çok çabuk ürerler. 15 günde yepyeni bir jenerasyon oluşturabilirsiniz.
.
Meyve sineğinden sonra yosun, sonra da maymun gönderildi

Uzay, "100 km yükseklikten sonra başlar" diye tarif edilir. Uzaya meyve sineğinden sonra ilk olarak yosun ve sonra da maymun gönderildi.

Uzaydaki ilk maymun 1949'da 134 km yüksekliğe ulaşan Albert II idi. Onun selefi Albert I bir yıl önce 100 km sınırına ulaşamadan boğularak can verdi. Maalesef Albert II de iniş sırasında roket kapsülündeki paraşütün açılmaması nedeniyle öldü.

Uzaydan bir maymunun sağlam dönebilmesi 1951'i buldu Albert VI ona eşlik eden 11 fareyle birlikte dönmeyi başardı (gerçi o da dönüşünden iki saat sonra öldü).

Genelde öncü uzay maymunları pek uzun ömürlü olmaz, fakat 1959'daki görevinden sonra 25 yıl yaşamış olan sincabımsı maymun Baker gurur verici bir istisnadır.

Ruslar köpekleri tercih etmiştir

Rusların yörüngeye gönderdiği ilk hayvan Sputnik 2'deki Laika'dir (1957). Laika uçuş sırasındaki sıcaklık stresinden dolayı öldü.

Uzaya 1961'de çıkan ilk insan Yuri Gagarin'den önce en az on köpek daha gönderilmişti. Bu köpeklerden altısı yaşamlarına devam etti.

Ruslar 1968'de uzayın derinliklerine de hayvan gönderdi. Bu hayvan bir Horsefield kaplumbağasıydı ve ayın yörüngesindeki ilk canlı varlık (aynı zamanda dünyanın en hızlı kaplumbağası) oldu.

Uzaya gönderilmiş olan diğer hayvanlar

Uzaya gönderilmiş olan diğer hayvanlar arasında şempanzeler (hiçbiri ölmemiştir), hintdomuzu, kurbağa, fare, kedi, eşekarısı, böcek, örümcek ve çok dayanıklı bir balık olan mummi-chog var. Japonların uzaya gönderdiği hayvanlar ise 1985'te yolladıkları on tane semenderdir.

2003'teki Kolombiya uzay mekiği faciasından sağ kurtulan tek canlı, enkaz altında bulunan mekiğin laboratuvarından çıkan nematod kurtlarıdır.

Kobay nedir ve ne için kullanılır?

Öğle yemeği için. Kobaylar ya da hintdomuzları artık neredeyse hiç deney hayvanı olarak kullanılmıyor, ama Perulular bunlardan her yıl yaklaşık 65 milyon adet tüketiyor. Ayrıca Kolombiya, Bolivya ve Ekvador'da da afiyetle yeniyorlar. En lezzetli yerleri tabii ki yanaklarıdır.

Laboratuvar hayvanlarının yüzde 99'u fare ve sıçanlardan oluşmaktadır ve tavşan ve tavuklar kobayların kendisinden çok daha fazla "kobay" olarak kullanılmaktadır.

Fare ve sıçanlar, genetik olarak daha kolay değiştirilebilirler ve 19. yüzyıl tıp araştırmalarının en çok tercih edilen kurbanları olan kobaylara nazaran çok daha çeşitli insan hastalığına model oluşturabilirler. 1890'larda difterinin antitoksini, kobaylar kullanılarak bulunmuş ve milyonlarca çocuğun hayatı kurtulmuştur.

Günümüzde kobayların kullanımları aşırı duyarlılık reaksiyonu çalışmalarında devam ediyor. Ayrıca beslenme araştırmalarında da kobaylardan faydalanılıyor, çünkü kobaylar (primatlar haricinde) C vitaminini kendileri sentezleyemeyen tek memelidir ve bu ihtiyaçlarını yiyecekler aracılığıyla karşılar.

Ortalama bir kobayın ağırlığı 250 gramla 700 gram arasında değişir, fakat Peru'daki La Molina Üniversitesi bir kiloluk kobaylar geliştirerek ihracat pazarında rağbet görmeyi umuyor. Eti az yağlı ve kolesterolü düşüktür, tadı tavşan etine benzer.

Peru'da hayvanların dumana ihtiyaçları olduğuna dair Andlar'dan gelen bir inanış gereği hayvanlar mutfakta tutulur. Ve Andlar'daki halk doktorları insanlardaki hastalıkları kobayları kullanarak ortaya çıkarır; bir kemirgen, hasta bir insanın üzerinde gezdirildiğinde hastalığın bulunduğu bölgede cıyaklayacağına inanılır. Peru'nun Cuzco şehrinin katedralinde Son Akşam Yemeği'ni tasvir eden bir tabloda İsa ve havarileri kızarmış kobay yemek üzereyken resmedilmiştir.

2003'te Venezüella'daki arkeologlar sekiz milyon yıl önce yaşamış olan kobay benzeri çok büyük bir yaratığın fosil kalıntılarını buldu. Phoberomys pattersoni bir inek büyüklüğünde ve ortalama evcil bir kobayın 1400 katı ağırlığındaydi.

İngilizcede kobaylar için kullanılan "guinea pig" teriminin nereden geldiğiniyse kimse bilmiyor. Fakat en olası açıklama, Güney Amerika'dan çıkıp Batı Afrika'daki Guinea limanı üzerinden Avrupa'ya geldikleridir..

Yeryüzünde en fazla oksijen üreten şey nedir?

Su yosunları. Su yosunlan fotosentezin atık maddesi olarak oksijen açığa çıkarır. Çıkardıkları net oksijen miktarı diğer tüm ağaçların ve kara bitkilerinin birlikte çıkardıklarından daha fazladır.

Ölü yosunlarsa petrol ve doğalgazın temel bileşenleridir.

Mavi-yeşil yosun ya da cyanobacteria (Yunanca kyanos - "koyu yeşilimsi mavi") 3,6 milyar yıllık fosillerle dünyanın bilinen en eski canlı varlığıdır.

Yosunların sınıflandırılması konusunda bitki ve bakteri arasında hep tereddüt ve kararsızlık olmuştur. Şimdi kati olarak Monera aleminin (Yunanca moneres - "tek" anlamına gelir, tek hücreli yapılar kastedilir) bakteri tarafındadırlar. ..

Spirulina ilgi artıyor

Bir tür yosun olan spirulina 4000 m2 alanda soya fasulyesinin ürettiğinden yirmi kat daha fazla protein üretir. Spirulina, yüzde 70 protein (dana etinde yüzde 22'dir), yüzde 5 yağ, yüzde sıfır kolesterol ve muazzam düzeyde vitamin ve mineral içerir. Bu yüzden spirulina püresinin popülaritesi her geçen gün artmaktadır.

Ayrıca bağışıklık sistemini de destekler, özellikle protein interferonların üretilmesi ve vücudun virüs ve tümör hücrelerine karşı ilk savunmasında etkilidir.

Spirulinanın beslenme ve sağlıkla ilgili faydaları yüzyıllar önce Aztekler, Sahra içlerindeki Afrikalılar ve flamingolar tarafından keşfedilmişti.

Gelecek için önemi, bu yosunun verimli olmayan topraklarda tuzlu su kullanımıyla (bu suyu da geri dönüştürerek) yetiştirilebilir olmasıdır.

Erozyona neden olmayan bir üründür, gübre ya da zirai ilaç gerektirmez ve havayı yetişen her şeyden çok daha fazla temizler

Mide ülseri nedir, sebebi nelerdir?

Stres ya da baharatlı yiyecekler değildir.

Yıllardır süregelen tıbbi tavsiyelerin aksine, mide ve bağırsak ülserinin stres ya da hayat tarzından değil, bir bakteriden kaynaklandığı anlaşılmaya başlandı.

Ülser hâlâ nispeten yaygındır, on insandan birinde ortaya çıkmaktadır. Ülser acı veren ve ölümcül olabilen bir hastalıktır. Napolyon da, James Joyce da mide ülserine bağlı sorunlardan ölmüştür.

Helicobacter

1980'lerin başında Barry Marshall ve Robin Warren isimli iki Avustralyalı patolojisi, gastrit ve ülseri olan insanların midelerinin alt kısmında tanımlanamayan bir bakterinin önceden kolonileştiğini fark etti. Bu bakteriyi yetiştirip Helicobacter pylori ismini verdiler ve üzerinde deneyler yapmaya başladılar. Bakterinin ortadan kaldırılmasının ülseri de tedavi ettiğini keşfettiler.

Bugün bile çoğu insan ülserin stresten kaynaklandığını zannediyor. Bu kanının tıbbi açıklaması, stresin mideye kan pompalanmasını engelleyerek koruyucu iç çeper sıvısı salgılanmasını azaltmasıydı. Bu durum dokuyu mide asidine maruz bırakarak gittikçe ülsere sebep oluyordu.

Marshall ve Warren'ın tezleri modern tıpta daha önce görülmemişti: Bir kabarcığa ya da yaraya benzeyen yaygın bir fizyolojik vaka, aslında bulaşıcı bir hastalık olabilir.

Marshall kendi kendisinin kobayı oldu.

Bir Petri kabı dolusu bakteri içti ve ciddi bir gastrit durumuyla karşı karşıya kaldı. Bu bakterinin ne durumda olduğuna dair kendisinde de­neyler yapıp midesinin bu bakteriyle dolu olduğunu gördü, kendini bir kür antibiyotikle tedavi etti. Yaygın tıbbi kabulün yanlışlığı kanıtlanmış oldu.

2005'te Marshall ve Warren azim ve ileri görüşlülükleri nedeniyle ödüllendirilerek Nobel Tıp Ödülü'ne layık görüldüler

Helicobacter pylori insan popülasyonunun yarısında ve gelişmekte olan ülkelerdeki insanların tamamında bulunuyor. Genelde çocuklukta bulaşıyor ve ömür boyu midede kalabiliryor. Bulaştığı insanların sadece yüzde 10-15'inde ülsere sebep olur.

Bunun neden olduğunu bilmiyoruz, ama nasıl tedavi edildiğini biliyoruz...

Penisilini kim nasıl ve nerede keşfetti?

Sir Alexander Fleming listenin çok çok altlarındadır...

Kuzey Afrika'nın Bedoin kabilesinin üyeleri bin yıldan fazla bir süredir eşek koşumlarının üzerindeki küfleri merhem yapımında kullanmaktadırlar.

1897'de Ernest Duchesne adında genç bir Fransız doktor, ahırcı Arap çocukların rutubetten küflenmiş semerleri, nasıl semer sıyrıklarını tedavi etmek için kullandıklarını gözlemleyerek bunu yeniden keşfetti.

Küfün Penicillium glaucum olduğunu saptadığı eksiksiz bir araştırma yaptı, küfü kobaylardaki tifo tedavisinde kullandı ve Ecoli bakterisi üzerindeki yıkıcı etkisini fark etti. Bu sonradan penisilin olarak adlandırılan şeyin neye yaradığının klinik olarak ilk test edilişiydi.

Bunu tez olarak sundu ve daha derin bir araştırmanın gerekliliğini ileri sürdü, fakat Institut Pasteur tezin teslimini bile kabul etmedi; belki de bu, Ernest Duchesne'nin henüz 23 yaşında ve tamamen silik bir öğrenci olmasından kaynaklanmıştı.

Araya askerlik hizmeti girdi ve 1912'de kimse bilmeden -sonraları kendi buluşunun tedavi edebileceği bir hastalık olan- tüberkülozdan öldü.

Bazıları aramadıkları şeyleri bulur.

ALEXANDER FLEMING

Kıymeti ölümünden çok sonra, Sir Alexander Fleming'in penisilinin antibiyotik etkisini yeniden keşfiyle aldığı Nobel Ödülü'nün beş yıl ardından, 1949'da anlaşıldı.

Fleming "penisilin" kelimesini 1929'da icat etti. Penicillium rubrum olarak tanımladığı bir tür, küfün antibiyotik özellikler gösterdiğini şans eseri fark etti. Aslında türleri karıştırdı. Bu küf seneler sonra Charles Thom tarafından, Penicillium notatum olarak doğru tanımlandı.

Küfün başlangıçta Penicillium olarak adlandırılmasının nedeni mikroskopla bakılınca spor üreten kollarının minicik boya fırçalarına benzetilmesiydi. Yazarların kullandığı fırçaların Latincesi Penicillum'dur ve İngilizcede kurşun kalem anlama na gelen "pencil" kelimesi de buradan gelir. Aslında, Penicillium notatum küf hücrelerinin korkunç bir şekilde çok daha fazla benzediği şey, insanın el kemikleridir.

İngiliz Stilton peyniri, rokfor, mavi Danimarka peyniri, Gorgonzola, Camambert peyniri, Limburger ve bri peynirleri penisilin içerir

Kanarya Adaları'nın ismi hangi hayvandan gelir?

Köpeklerden. Aslında kuşlar adaya değil, ada kanarya kuşlarına (bu kuşlar adanın yerlileriydi) ismini vermiştir.

Bu takımada adını, en büyük adasında bulunan hem vahşi hem de evcil çok miktardaki köpekten dolayı, Romalılar tarafından verilen "Köpek Adası" isminden (Insula Canana) almıştır.

Kanarya Adaları'nda Amerika'yı tehdit eden volkan ..

Kanarya Adaları'ndan Las Palmas Adası üzerindeki volkanın, adanın batı yarısında feci bir çöküşe sebep olabilecek ve Atlantik'i aşarak sekiz saat sonra ABD'nin doğu kıyısına otuz metrelik dalgalar halinde çarpan bir tsunamiye yol açabilecek potansiyele sahip olduğu söyleniyor.

"Kanarya Güreşi"nde rakipler terrero denen kumdan bir daire içinde karşı karşıya gelir. Amaç, rakibin ayakları dışında vücudunun herhangi bir yerini kuma değdirmektir. Vurmaya izin yoktur. Bu sporun ortaya çıkışı adaların İspanyollardan önceki yerli halkı Guanches'lere dayanmaktadır.

Islık dili okulda da öğretiliyor

Silbo Gomero (Gomera Islığı) Kanarya Adalarından Gomera'da derin vadiler arasında iletişim sağlamak için kullanılan ıslıklı bir dildir. Bu dili konuşanlar "silbador" olarak adlandırılır. Köken olarak Guanche dilinden gelmiş olsa da, o kadar iyi adapte olmuştur ki, modern silbadoçlar fiilen İspanyolca ıslık çalabilmektedir. Bu, Gomeralı okul çocukları için öğrenilmesi mecburi bir konudur.

Kanaryalar bir tür ispinozdur

Yüzyıllarca, İngiliz madencilik düzenlemeleri gaz kaçağı tespiti için madenlerde küçük bir kuş bulundurmayı zorunlu kılmıştır.

Kuşların bu şekilde kullanımı 1986'ya kadar sürmüş, bu ifade ise 1995'e kadar yasalardan kaldırılmamıştır. Bu uygulamanın altında, karbonmonoksit ve metan gibi zehirli gazların madencilerden önce kuşları öldüreceği mantığı yatmaktadır. Kanaryalar, çok öttükleri ve bu nedenle de sesleri kesilip yere yığıldıklarında daha kolay fark edilebilecekleri için daha çok tercih ediliyorlardı.

Sadece erkek kanaryalar öter; ayrıca telefonları ve diğer ev aygıtlarını taklit edebilirler. Çizgi film kahramanı Tweety bir kanaryadır.

Kanaryalar aslen benekli yeşilimsi-kahverengidir, fakat insanların 400 yıl boyunca melez ırk yetiştirmeleri sonucu kanaryaların bilindik sarı renkleri oluşmuştur. Kimse kırmızı bir kanarya yetiştirmemiştir, fakat kırmızıbiberle beslemek kanaryanın rengini turuncuya çevirir.

Londra'nın Köpekler Adası (isle of Dogs) sözde ilk defa 1588'de haritada yer almıştır: Belki de kraliyet köpeklerinin barındığı yer olduğu içindir, belki de sadece kötüleme ifadesidir. Kanarya Rıhtımı'nın orada bulunması tuhaf bir rastlantıdır

Yağmur damlasının şekili nasıldır?

Yağmur taneleri küre şeklindedir, gözyaşı şeklinde değildir.

Rulman ve kurşun gülle yapanlar düşen sıvıların bu özelliğini üretim süreçlerinde kullanır: Dökme kurşun çok yüksekten bir kalburdan geçirilerek soğuk suya damlatılır ve küre şeklini alır.

Gülle üretme kuleleri bu amaç için yapılırdı. Bu kulelerden biri 1951'deki İngiltere Festivali'ne kadar Londra'da Waterloo Köprüsü'nün yanında bulunmaktaydı.

Sadece 71 metre olan Baltimore'daki Phoenix Gülle Kulesi (hâlâ ayaktadır) İç Savaş'tan sonra Washington Anıtı yapılana kadar ABD'nin en yüksek binasıydi...

Şampanya neden köpürür ve köpürmesinin nedeni nedir ?

Şampanyayı karbondioksit değil, pislik köpürtür. ..

Tamamen pürüzsüz ve temiz bir kadehte karbondioksit molekülleri görünmez bir şekilde buharlaşır, bu yüzden uzun zamandır kabarcıkların oluşmasına neden olan şeyin bardaktaki küçük kusurlar olduğu varsayılırdı.

Fakat yeni fotoğraf teknikleri bardaktaki iz ve pürüzlerin bu kabarcıkların sürekli asılı kalmalarına yetecek boyutta olmadığım gösterdi: Bardakta kabarcıkların oluşmasına neden olan şey, bardağın içindeki mikroskobik toz ve tüy parçacıklarıdır.

Teknik olarak, kadehteki kir/toz/tüy çözünmüş karbondioksitin yoğunlaşmasını sağlayan çekirdekler olarak iş görür.

Moet ve Chandon'a göre, ortalama bir şampanya şişesinde 250 milyon kabarcık vardır.

Çehov'un son sözleri "Uzun süredir şampanya içmedim" olmuştur.

Dönemin Alman tıp geleneğine göre, hiçbir umut kalmadığında doktor hastaya bir kadeh şampanya ikram ederdi

Dünyanın en küçük köpeği hangisidir?

Kayda geçmiş en küçük köpek Blackburn'den Arthur Marples'a ait Yorkshire teriyeridir. Bu köpek omuzdan 6,5 cm boyunda, burun ucundan kuyruk ucuna kadarsa 9,5 cm uzunluğunda, 113 gr ağırlığındaydı. 1945'te ölmüştür.

Genelde dünyadaki en küçük köpek cinsinin chihuahua olduğu söylenir. Bununla birlikte, Guinness Rekorlar Kitabı'na göre yaşayan en küçük köpek rekoru tek bir cinsin elinde değildir.

Enine mi, boyuna mı?

Bu, "en küçük"ten ne kastettiğinize bağlıdır. Mevcut rekor, chihuahua (uzunlukça en kısa) ile Yorkshire teriyeri (boyca en kısa) arasında paylaşılmış durumdadır.

Bu Yorkshire teriyeri, Whitney, Shoeburyness, Essex'te yaşamaktadır ve boyu omuza kadar 7,3 cm'dır. Danka Kordak Slovakia isimli chihuahua ise 18,8 cm uzunluğundadır ve Slovakya'da yaşamaktadır.

Tüm köpek türlerinin kökeni gri kurt

400'den fazla köpek türü vardır ve hepsi aynı cinse dahildir. Herhangi bir tür köpek herhangi bir türle çiftleştirilebilir. Dünyadaki başka hiçbir yaratık şekil ve boyut olarak bu kadar geniş bir çeşitlilik göstermez. Kimse bunun nedenini bilmiyor.

Köpeklerdeki bu benzersiz çeşitlilikte insan müdahalesinin payı büyüktür, fakat asıl muamma, tüm köpek türlerinin köken olarak gri kurtlardan gelmesidir.

Doberman pinscherları; Alman pinscherı, Rottweiler, Manchester teriyeri ve muhtemelen av köpeği (pointer) kırması olarak sadece 35 yılda oluşturulmuştur; bu da evrim sürecinin binlerce hatta bazen milyonlarca yıl süreceğini söyleyen Darwin'in evrim teorisine tezat oluşturur.

Bilinmeyen bir nedenle, köpekler melez bir tür meydana getirmek için çiftleştirildiklerinde, çiftleşen iki tür arasında ortalama bir sonuç almak yerine çoğu zaman hiç beklenmedik bir sonuçla karşılaşılır. Bu yeni "tür" yine başka türlerle çiftleşerek üreme yetisini sürdürür.

Chihuahua köpeğinin adı Meksika'daki bir eyaletten gelir, çünkü bu köpeğin oranın yerlisi olduğuna inanılıyordu (Toltek ve Aztek sanatına dayanarak). Fakat bu inanışı destekleyen hiçbir arkeolojik kanıt yoktur ve artık resimlerde tasvir edilenin büyük bir olasılıkla bir tür kemirgen olduğu düşünülmektedir.

Büyük olasılıkla bu cinsin ataları İspanyol tüccarlar tarafından, hayvan ve bitkilerin büyümelerini engelleme uygulamalarının uzun bir geçmişe dayandığı Çin'den getirilmişti.

Meksika'da chihuahua peyniri çok yaygındır, ama peynirin adı köpekten değil şehirden gelmektedir

Atlas omuzların neyi taşımaktadır?

Dünyayı değil gökkubbeyi taşır.
Titanlar Olimposlulara karşı isyan edince Zeus, Atlas'ı gökyüzünü taşıma cezasına çarptırdı. Bununla birlikte, Atlas çoğunlukla küre şeklinde bir şey taşırken tasvir edilir, en mükemmeli de Flaman Mercator'un toplu halde yayınlanan haritalarının kapağında kullanılanıdır.

Daha yakından bakılırsa bu kürenin aslında Dünya değil, gökkubbe olduğu görülecektir. Ayrıca Mercator, kitabının adını Titan'dan değil, ilk kez "göksel" küreyi ("yerküre"nin aksine) ürettiği kabul edilen (dağlara da adını vermiş olan) efsanevi filozof, Moritanya Kralı Atlas'tan almıştır.

Bu kitap, Mercator'un Atlası olarak tanındı ve bu isim daha sonraki herhangi bir harita kitabı için de kullanıldı.

Bir ayakkabı tamircisinin oğlu olan Gerard Mercator, 1512'de doğduğunda adı Gerard Kremer'di. Soyadı Flaman dilinde "pazar" anlamına geliyordu, bu yüzden soyadını Latinleştirip "pazarcı" anlamına gelen Mercator yaptı.

Mercator modern haritacılığın babasıdır ve tabii tüm zamanların en önde gelen Belçikalısıdır.

Mercator'un ünlü 1569 izdüşüm haritası -ki bu dünyayı enlem ve boylamların düz çizgileriyle kusursuz bir şekilde haritaya aktarma konusundaki ilk denemedir- çoğu insan için hâlâ "dünya"nın en inandırıcı görünüşü olmaya devam ediyor. Daha da önemlisi, ilk defa yanlışsız konum ve rota belirlemeye imkan vererek Keşif Çağı'nın bilimsel temelini oluşturmuştur.

Bazı biçim çarpıklıkları nedeniyle Mercator'un izdüşümü artık haritalarda ve atlaslarda çok seyrek kullanılıyor: 1989'da önde gelen ABD'li harita bilimi kurumları bu izdüşümün kullanımdan tamamen kaldırılması gerektiğini açıkladı.



İlginçtir ki, bu açıklama, NASA'nın, Mercator'un izdüşüm; yöntemini Mars'ın haritasını çıkarmak için kullanmasını engellemedi
+