Son Paylaşımlar

Atlas omuzların neyi taşımaktadır?

Dünyayı değil gökkubbeyi taşır.
Titanlar Olimposlulara karşı isyan edince Zeus, Atlas'ı gökyüzünü taşıma cezasına çarptırdı. Bununla birlikte, Atlas çoğunlukla küre şeklinde bir şey taşırken tasvir edilir, en mükemmeli de Flaman Mercator'un toplu halde yayınlanan haritalarının kapağında kullanılanıdır.

Daha yakından bakılırsa bu kürenin aslında Dünya değil, gökkubbe olduğu görülecektir. Ayrıca Mercator, kitabının adını Titan'dan değil, ilk kez "göksel" küreyi ("yerküre"nin aksine) ürettiği kabul edilen (dağlara da adını vermiş olan) efsanevi filozof, Moritanya Kralı Atlas'tan almıştır.

Bu kitap, Mercator'un Atlası olarak tanındı ve bu isim daha sonraki herhangi bir harita kitabı için de kullanıldı.

Bir ayakkabı tamircisinin oğlu olan Gerard Mercator, 1512'de doğduğunda adı Gerard Kremer'di. Soyadı Flaman dilinde "pazar" anlamına geliyordu, bu yüzden soyadını Latinleştirip "pazarcı" anlamına gelen Mercator yaptı.

Mercator modern haritacılığın babasıdır ve tabii tüm zamanların en önde gelen Belçikalısıdır.

Mercator'un ünlü 1569 izdüşüm haritası -ki bu dünyayı enlem ve boylamların düz çizgileriyle kusursuz bir şekilde haritaya aktarma konusundaki ilk denemedir- çoğu insan için hâlâ "dünya"nın en inandırıcı görünüşü olmaya devam ediyor. Daha da önemlisi, ilk defa yanlışsız konum ve rota belirlemeye imkan vererek Keşif Çağı'nın bilimsel temelini oluşturmuştur.

Bazı biçim çarpıklıkları nedeniyle Mercator'un izdüşümü artık haritalarda ve atlaslarda çok seyrek kullanılıyor: 1989'da önde gelen ABD'li harita bilimi kurumları bu izdüşümün kullanımdan tamamen kaldırılması gerektiğini açıkladı.



İlginçtir ki, bu açıklama, NASA'nın, Mercator'un izdüşüm; yöntemini Mars'ın haritasını çıkarmak için kullanmasını engellemedi

Birinci Dünya Savaşı'nda Alman üniformaları nasıl yapıldı?

Isırgan otu. Birinci Dünya Savaşı sırasında hem Almanya hem de Avusturya'da pamuk kıtlığı vardı.

Pamuğun yerini tutabilecek uygun bir madde arayan bilimciler zekice bir çözüm denedi: Çok az miktarlarda pamuğu ısırgan otuyla karıştırdılar; özellikle de kaşındıran ısırganların (Urtica dioica) sert liflerini kullandılar.

Almanlar hiçbir sistematik üretim olmaksızın bu maddeden 1915'te 1,3 milyon kilo, bir sonraki yılsa 2,7 milyon kilo daha yetiştirdiler.

Küçük bir muhabereden sonra İngilizler iki Alman giysisini ele geçirmiş ve bu giysilerin yapısını şaşkınlıkla incelemiştir. ..

Isırganın pamuğa kıyasla birçok tarımsal kolaylığı vardır: Pamuk çok fazla sulama ister, sadece ılık iklimlerde yetişir ve ekonomik olarak yetiştirilmek isteniyorsa bol miktarda zirai ilaç gerektirir.

"Tamamen ısırgandan bir ceket" giymenin de tehlikeli bir tarafı yoktur, kaşındıran tüyler -zehir dolu silikadan yapılmış küçük deri altı şırıngaları- üretimde kullanılmaz. Sadece gövdedeki uzun lifler işe yarar.

Elbette bu bitkinin çeşitli kullanımlarını ilk keşfeden Almanlar değildi. Avrupa çevresindeki arkeolojik kalıntılar bu bitkinin balık ağı, sicim ve giysi yapımında on binlerce yıldır kullanılmakta olduğunu göstermektedir.

İngiltere'nin Dorset kasabasının Marshwood köyünde Bottle Inn adında bir bar her sene Dünya Isırgan Yeme Şampiyonası düzenlemektedir. Kurallar çok katıdır: Eldiven yok, ağza uyuşturucu madde almak yok (bira hariç) ve kusmak yok.

İşin püf noktası, ısırgan yaprağının tepesini kendinize doğru katlayıp dudaklarınız arasından ittirmekte ve bir yudum birayla hızlıca mideye indirmekte yatıyor. Kuru ağız, yara bere olur derler. Bir saatin sonunda boş sapları ardı ardına ekleyip en uzun sap dizisini yapan kazanır.

Şu andaki rekor erkeklerde 14,6 metre, kadınlarda 8 metre civarındadır

Kafasını kuma gömen hayvan hangisidir?

Yanlış. Asla bir devekuşunun kafasını kuma gömdüğü görülmemiştir. Bunu yapsaydı boğulurdu. Bir tehlikeyle karşılaştığında her aklı başında hayvan gibi devekuşu da var gücüyle kaçar.

Devekuşlarıyla ilgili bu efsane, bazen yuvalarında (genelde yere kazılmış sığ bir delik şeklindedir) boyunlarını dümdüz yere uzatıp görüş alanında bir tehlike olup olmadığını yokladıkları için ortaya çıkmış olabilir. Eğer yırtıcı bir hayvan çok yaklaşacak olursa kalkıp tabanları yağlarlar. Saatte 65 km'ye kadar bir hızla otuz dakika boyunca koşabilirler.

Devekuşu dünyadaki en büyük kuştur

Erkeğinin boyu 2,7 metreye kadar ulaşabilir, fakat ceviz büyüklüğünde olan beyinleri göz yuvarlarından bile küçüktür.

Carl Linnaeus devekuşunu, muhtemelen çöllerde yaşadığı ve deve benzeri uzun boynu olduğu için Struthio camelus yani "serçe deve" olarak sınıflandırmıştır. Devekuşu kelimesinin Yunanca karşılığı ho megas stroutkos'tur, yani "büyük serçe."

Kafa gömme efsanesi

Kafa gömme efsanesi ilk kez Romalı tarihçi Yaşlı Plinius tarafından aktarılmıştır. Yaşlı Plinius ayrıca devekuşlarının, yumurtalarına sert bir şekilde bakarak bu yumurtayı çatlatabildiklerini de düşünüyordu.

Ama Plinius, devekuşlarının olmadık şeyler yutabildiğinden hiç bahsetmemiştir.

Devekuşu ne yer?

Sindirime yardımcı olması için yuttukları taşın yanında demir, bakır, tuğla ve cam da yiyebilirler. Londra Hayvanat Bahçesi'nde bir devekuşunun bir metrelik ip, bir bobin film, bir çalar saat, bir bisiklet valfı, bir kalem, bir tarak, üç eldiven, bir mendil, biraz altın kolye parçası, bir kol saati ve birkaç tane bozuk para yediği fark edildi.

Namibya'daki devekuşları elmas yemeleriyle meşhurdur...

Bir kediyi aşağı atmak için en uygun kat binanın kaçıncı katıdır?

Yedinci kattan yüksek herhangi bir kat. Yedinci kattan yüksek olduktan sonra ne kadar yüksekten düştüğü, oksijeni yettiği sürece, kedi için fark etmez.

Birçok küçük hayvan gibi kedilerin de ölüme yol açmayan, ulaşılabilecek son hızları vardır; bu, kedilerde saatte 100 km civarıdır. Gevşediklerinde, yönlerini bulup yayılır ve paraşütle süzülen bir sincap gibi toprağa inerler.

Ulaşılabilen son hız, bir vücudun ağırlığının havanın direncine eşitlenip hızlanmayı kestiği noktadır -bu hız insanda, 550 metreden serbest düşüşle ulaşılan saatte 195 km civarıdır...

30. kattan düşen kedi

30. kattan ya da daha yüksekten düşüp zarar görmemiş olan kedilerle ilgili kayıtlar var. Bir kedinin 46. kattan düşüp hayatta kaldığı biliniyor, hatta 244 metre yükseklikteki bir Cessna uçağından bilerek atılan bir kedinin hayatta kaldığına dair kanıtlar var.

Yedi katın üzerindeki düşüşlerde daha az yaralanma

Journal of the American Veterinary Medical Association'da 1987'de yayınlanmış bir makalede, New York'ta yüksek, katlardaki pencerelerden düşmüş 132 tane kedi vakası incelendi. Kediler ortalama olarak 5,5 kat aşağı düşmüş, çoğu ciddi yaralar almış olsa da yüzde doksanı hayatta kalmıştı. İstatistikler yedinci kata kadar, düşülen katla doğru orantılı olarak yaraların da artmış olduğunu gösteriyor. Yedinci katın üzerinde ise kedi başına yaralanmalar keskin bir düşüş göstermiş. Diğer bir ifadeyle, ne kadar yüksekten düşerse şansı o kadar fazladır.

İnsanlarda en meşhur serbest düşüş

İnsanlarda en meşhur serbest düşüşler, Vesna Vulovic'in 1972'de bombalı bir terörist saldırıda içinde bulunduğu Yugoslav havayollarına ait DC-10 uçağının parçalanması sırasında 10.600 metreden atlayışı ve İngiliz Kraliyet Hava Birliği'nde kuyruk bombardıman operatörü Pilot Çavuş Nicholas Alkemade'in 1944'te yanan bir Lancaster'dan 5800 metreden atlayışıdır.

Vuiovic her iki bacağını kırdı ve biraz da omurgasını incitti, fakat onu asıl kurtaran, çarpmanın etkisini azaltan koltuk ve koltuğun bağlı olduğu tuvalet kabiniydi.

Alkemade'in düşüşünü bir çam ağacı ve bir kar birikintisi yumuşattı. Hiç yara almadan kurtuldu ve karda oturarak sessiz sedasız bir de sigara tüttürdü

Goriller nerelerde uyumaktadır?

Yuvalarda. Bu büyük, kaslı primatlar her akşam (hatta bazen ağır bir öğlen yemeğinden sonra) ya yere ya da ağaçların alçak dallarının içine yeni yuvalar yaparlar. Çok genç olanlarının dışında kesin kural her yuvaya tek gorilin yatmasıdır.

Bu yuvalar şaheser değildir (biraraya getirilivermiş eğri dallar ve minder niyetine daha yumuşak yeşillikler) ve yapılması on dakika kadar alır. Dişiler ve genç hayvanlar ağaçlarda, erkekler ve "silverback (gümüşsırt)" denen gorilse yerde uyumayı tercih eder.

Bazı kayıtlara göre ova gorilleri temizdir ve yaşadıkları yere özen gösterirler, dağ gorilleriyse yuvalarını sürekli pisletir ve çoğunlukla kendi dışkı birikintilerinin üzerinde uyurlar.

Goriller yüzemez. İnsanlardan iki fazla, yani kırk sekiz kromozonları vardır.

Dünyadaki hayvanat bahçelerinde bulunan toplam goril sayısından daha fazla goril her yıl insanlar tarafından "vahşi hayvan eti" olarak yenmektedir...

Dünyada en fazla bulunan kuş türü hangisidir?

Piliç, hem de açık ara. Dünyada yaklaşık 52 milyar piliç vardır: Yani insan başına dokuz tane. Bunların yüzde 75'i yemek içindir, ama neredeyse 3000 yıldır piliçler asıl olarak yumurtaları için besleniyorlardı, İngiltere'ye Romalılar gelene kadar kimsenin pilicin etini yediği görülmemiştir.

Dünyadaki tüm piliçlerin kökeni Kırmızı Orman Tavuğu (Gallus gallus gallus) denen Tayland'a has bir tür sülüne dayanmaktadır. Ona en yakın modern akrabası dövüş horozlarıdır.

Piliçlerin ve yumurtaların seri üretimi 1800'lerde başladı

Yemeklik piliç eti, yumurta üretiminin bir yan ürünü olarak ortaya çıktı. Önceleri sadece yaşlanıp yeterince yumurtlayamayan piliçler kesilip et olarak satılırdı. 1960'larda piliç eti hâlâ bir lükstü. 1970'lere kadar piliç çoğu ailenin et seçimi olmamıştır.

Artık seçme damızlıklar ve hormon uygulaması sonucunda bir pilicin olgunluğa ulaşması kırk günden az sürmektedir; bu, doğal yollardan büyümenin yarısı kadar bir süredir.

Dünyada beslenen tüm piliçlerin (buna organik olanlar da dahil) yüzde 98'i, üç Amerikan şirketi tarafından geliştirilmiş damızlıklardan üretilmektedir. Dünyadaki "broyler"lerin (yemeklik piliç) yarısından fazlası 1970'lerde Cobb Damızlık Co. tarafından üretilmiş olan Cobb 500 cinsinden üretilmiştir.

Amerika kıtasında piliç yoktu

Amerika kıtasında 1500'lerden önce hiç piliç yoktu. Kıtaya pilici ilk getiren İspanyollar oldu.

Britanya'daki tüm piliçlerin üçte birinden fazlası tek bir İskoç şirketi tarafından üretilmektedir: Grampian Country Food Group. Bu şirket tüm süpermarket zincirlerinin pilicini tedarik etmektedir ve Muhafazakar Parti'nin büyük bağışçılarından biridir. Biri Tayland'da olmak üzere sahip oldukları sekiz devasa entegre piliç ünitesi sayesinde haftada 3,8 milyon piliç üretmektedirler. Sloganlarıysa şudur: "Geleneksel Lezzet."

Yemeklik olarak satılan piliçlerin çoğu dişidir. Yemeklik olan erkekler hadım edilir ve "iğdiş horoz" olarak adlandırılır. Günümüzde hadım etme işlemi, testisleri çürüten hormonlarla kimyasal yollardan yapılmaktadır.

Endüstride pilicin ayağı için kullanılan terim "piliç pençesi"dir. Amerika'daki çoğu "piliç pençesi" Çin'e ihraç edilmektedir, hem de üç milyar piliç zaten orada yaşamasına rağmen. ...

Dünya da tavuk sesleri
Danimarka piliçleri gok-gok diye,
Alman piliçleri gak gak diye,
Tayland piliçleri guk guk diye,
Hollanda piliçleri tok tok diye,
Finlandiya ve Macar piliçleri kot kot diye,
Türk piliçler gıt gıt gıdak diye öter.
Fransız tavuklarıysa kot kot kodat diye öter

Keman yayı hangi maddeden yapılmaktadır?

Keman yayları kedi bağırsağından yapılmaz, hiçbir zaman da yapılmamıştır.

Bu efsane Ortaçağ İtalyan keman ustalarının, enstrümanları için iyi tellerin koyun bağırsağından elde edildiğini keşfetmeleriyle başladı. Kedi öldürmek çok korkunç bir uğursuzluk getirdiğinden, icatlarını korumak için herkese telleri kedi bağırsağından yaptıklarını söylediler.

Koyun bağırsağından yapılışının efsanesi

Efsaneye göre, Abruzzi dağının Pescara yakınındaki köyü Salle'de, Erasmo adında bir eyerci bir gün kuruyan koyun bağırsağının arasından esen rüzgarın sesini duymuş ve bunun Rönesans kemanı olarak bilinen eski bir keman türü için iyi bir tel olabileceğini düşünmüş.

Salle 600 yıl boyunca keman yayı üretiminin merkezi haline geldi ve Erasmo yay yapanların koruyucu azizi olarak kutsandı.

1905 ve 1933'teki kötü depremler Salle içindeki endüstriyi sona erdirdiyse de dünyadaki lider yay üretici firmalarından ikisi -D'Addario ve Mari- hâlâ Salle'li ailelerce işletiliyor.

1750'ye kadar tüm kemanlarda koyun bağırsağından yapılmış yaylar kullanıldı. Bağırsağın hayvandan henüz ılıkken çıkarılması ve yağ ve pislikten arındırılıp soğuk suya batırılması gerekir. En iyi kısımları şeritler halinde kesilir ve istenen kalınlıkta bir yay elde edilene kadar kıvırıp çekiştirilir.

Günümüzde de koyun bağırsağı kullanılıyor mu?

Her ne kadar keman meraklılarının çoğu bağırsaktan yapılan telin en yumuşak sesi verdiğini düşünüyorsa da, günümüzde yay yapımında bağırsak, naylon ve çelik karışımı kullanılmaktadır.

Çamur at izi kalsın

Richard Wagner nefret ettiği Brahms'ın itibarını sarsmak için berbat bir dedikodu yaydı. Brahms'ın Çek besteci Antonin Dvorak'tan "Bohemlere özgü serçe katleden bir yayı" hediye olarak kabul ettiğini iddia etti. Sözde, Brahms bu yayla Viyana tarzı evinin penceresinden gelip geçen kedilere rastgele atışlar yapıyormuş.

Wagner şöyle devam etti: "Zavallı hayvanları vurduktan sonra aynı alabalık avlayan bir balıkçı edasıyla ipini sararak odasına çekiyormuş. Sonra da kurbanlarının son nefeslerini verirken inlemelerini şevkle dinleyerek ante mortem (ölüm öncesi) gözlemlerini defterine not ediyormuş."

Wagner, Brahms'ı hiç ziyaret etmedi ya da evini hiç görmedi; böylesi bir "serçe yayı"nın bırakın Dvorak tarafından hediye edilmesini, varolduğuna dair herhangi bir kayıt bile yok gibi görünüyor....

Kediler diğer tüm türler gibi sessizlik içinde ölmeye eğilimlidir. Buna rağmen, bu kedi öldürme söylentileri Brahms'ın üzerine yapışmış ve bu iddia gerçekmiş gibi birçok biyografide tekrar edilmiştir...

1 Kilo Safran çiçeği elde etmek kaç tane safran bitkisi gerekmektedir ?

85.000 ila 140.000 arası. Bu nedenle bugün bile birinci kalite İspanyol "mancha" safranının kilosu 8260 pounddan satılıyor.

Girit'te Minos Medeniyeti'ne ait MÖ 1600'lerden kalma fresklerde safran toplandığı görülmektedir.

Büyük İskender o hoş, parlak turuncu rengini koruması için saçlarını safranla yıkardi.

Safran ciddi olarak üst sınıf şampuanıydı: O zamanlar safran, elmas kadar az bulunan bir şeydi ve altından daha pahalıydı.

15. yüzyıl Nürnberg'inde ve İngiltere'de VIII. Henry hükümranlığı sırasında safranı herhangi bir şeyle karıştırarak seyreltmenin cezası ölümdü. Hükümlüler kazıklarda yakılır ya da yasadışı mallarıyla birlikte canlı canlı gömülürdü.

Essex'teki Saffron Walden şehri adını bu baharattan alır. Bu şehir İngiliz safran ticaretinin merkeziydi. Efsaneye göre 14. yüzyılda Ortadoğu'dan bir hacı, bastonuna saklanmış bir safran çiçeği soğamyla gelmiş. O zamana kadar şehrin adı sadece Walden'dı.

Ne var ki, çayın, kahvenin, vanilyanın ve çikolatanın gelişi safranın yetiştirilmesindeki düşüşü beraberinde getirdi, buna rağmen safran İtalya, İspanya ve Fransa'da önemli bir mahsul olmaya devam etti.

Safran kelimesi Arapçada "sarı" anlamına gelen asfar kelimesinden gelir...

Ses duvarını aşan ilk icat nedir?

Kırbaç. Kırbaç 7000 yıl önce Çin'de icat edildi, fakat kırbaç "şaklaması"nın, kırbacın sapına çarpan derinin sesi olmayıp, mini bir ses duvarı patlaması olduğunun anlaşılması ancak 1927'de yüksek-hızda fotoğrafçılığın icadıyla mümkün oldu.

Kırbaç şaklaması, kırbacın vurulması anında kendi etrafında katlanmasıyla oluşan halkadan kaynaklanır.

Bu halka kırbaç boyunca ilerler ve kırbaç uca doğru iyice inceldiğinden halka gittikçe hızlanarak başlangıçtakinin 10 katı hıza ulaşır. "Şaklama" halkanın saate 1194 km hıza ulaşarak ses duvarını aştığı anda gerçekleşir.

Pilotluğunu Chuck Yeager'ın yaptığı Bell XI, 1947'de sesi duvarını aşan ilk uçaktı. Bu uçak, 1948'de 21.900 metre yükseklikte saatte 1540 km hıza ulaştı ve bu hâlâ tüm zamanların en hızlı dokuzuncu insanlı uçuşudur.

En hızlı insanlı uçuş rekoru hâlâ, 1967'de 31.200 metre yükseklikte saatte 6389 km hıza ulaşan X-15A'nındır.

Dünya üzerinde bir insanın en hızlı yolculuğu ise Apollo-10'un 1969'da atmosfere yeniden girişi sırasında gerçekleşti. Bu aracın hızı kayıtlara saatte 39.897 km olarak geçti....

Lalelerin kökeni nereye dayanmaktadır? Lale ne zaman bulunmuştur?

Amsterdam'dan olsun ya da olmasın laleler, Hollanda'nın yel değirmenleri ve sabolar kadar ünlü bir sembolüdür. Ama aslında lalelerin kökeni Hollanda değildir.

Lalelerin doğal habitatları dağlık arazilerdir

Hollanda'ya İstanbul'dan ilk lale, topu topu 1554'te getirilmiştir. Yabani laleler güney Avrupa'da, Kuzey Afrika'da ve Çin'in kuzeydoğusuna kadar olan Asya'nın bazı kısımlarında bulunabilir. Lale hem Türkiye'nin hem de İran'ın milli çiçeğidir.

Çiçeğin ismi Türkçe den geliyor
Çiçeğin ismi Farsça'da türban anlamındaki dulband kelimesinin Türkçe söylenişi olan tülbent kelimesinden gelir. Bu nedenle etimologlar henüz tam açmamış lale şeklinin türbana benzeyişini "hayali benzerlik" olarak adlandırırlar (ya da belki de Türklerin geleneksel olarak başlıklarına bu çiçeği takmalarından dolayı olabilir).

Laleler Nederland'da [Alçak Ülke] (böyle dememiz gerekiyor: "Hollanda" 12 bölgeden sadece iki tanesini tanımlıyor) son derece popüler oldu, ama 17. yüzyılın büyük "lale çılgınlığı (tulipomania*)" hikayeleri şimdilerde kabak tadı verdi.

*Tulipomania tabiri, Hollanda'da özellikle 1636-1637'de lale soğanına artan ilginin lale fiyatlarında inanılmaz artışlara neden olmasına karşılık olarak kullanılmaktadır. Bu terim sonradan ekonomik patlamalar için bir metafor alarak da kullanılmıştır.

Deutsche Bank'ta Küresel Strateji Başkanı olan Profesör Peter Garber'a göre, lale fiyatlarının ani düşüşü sonucu iflas etmiş insanlarla ilgili en çarpıcı hikayeler, temel olarak tek bir kitaptan kaynaklanmaktaydı: Charles Mackay'in 1952'de basılan Extraordinary Popular Delusions & the Madness of Crouds (Olağanüstü Kitlesel Yanılgılar ve Kalabalıkların Çılgınlığı) kitabı. Bu durum Hollanda hükümetinin lale spekülasyonuna engel olmak için korku hikayeleri yayarak uyguladığı katı ahlakçı kampanyanın da bir sonucuydu.

Lale fiyatlarının şişirilmiş olduğu (ve en değerlisinden bir bitki soğanının bir ev fiyatında olabileceği) doğru, fakat başka ülkelerde başka bitkilerin daha bile yüksek değerlere ulaştığı birçok örnek vardır: Örneğin 19. yüzyıl İngiltere'sinde orkideler.

Garber, Hollanda'daki bu spekülasyonun en çılgın zamanının "1637'nin kasvetli Hollanda kışında bir ay süren bir hadise olduğunu... ve gerçek bir ekonomik sonucunun olmadığını" söylüyor.

Bugün, Hollanda yılda üç milyar lale soğanı üretip bunun iki milyarını ihraç etmektedir

Piramit nedir? Piramitler Nasıl yapılmıştır?

* Pramitlerin her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir. Bu taşlar temin etmek için en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği bilinmemektedir.

* Pramit kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir.(Doğdugu ve tahta tahta çıktığı günler)

* Mumyalarda radyoaktif madde bulunuyor. Bu yüzden mumyaları ilk kez bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.

* Pramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.

* Kirletilmiş suyu, birkaç gün pramit'in içine bırakırsanız suyu arıtılmış olarak bulursunuz.

* Pramit'in içerisinde süt birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.

* Bitkiler pramit'in içinde daha hızlı büyürler.

* Pramit'in içine bırakılmış su 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.

* Çöp bidonu içindeki yemek artıkları hiç koku yapmadan pramit içinde mumyalaşır.

* Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir pramit'in içinde daha cabuk iyileşme eğilimi gösterir.

*Pramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur araştırmacıların çoğu ya içinde kayboldu ya da aynı yerde birkaç tur attılar. Ancak içlerini göremediler.

*Pramitlerin içi yazın soğuk, kışın sıcak olur

Topkapı Sarayı'ndaki yasak neden ve nasıl delindi?

Topkapı Sarayı'nın hazine dairesinden hiçbir şey dışarı çıkamazdı. 2. Abdülhamit, kızı Ayşe'ye taç yaptırmak için model olarak kullanılmak üzere 3. Mehmet'in muhteşem sorgucunu saray kâhyasından istedi. Kâhya padişahtan muayyen vadeli bir senet almadan sorgucu vermedi. Bu tutum Abdülhamit'in çok hoşuna gitti. Kâhyaya 100 altın hediye etti. Süresi geldiğinde sorgucu kâhyaya iade edip vermiş olduğu senedi geri aldı...

Eskiden padişahların sihirli bitkisi neydi ?

.“Anber” çok eskiden beri hükümdar hazinelerine giren, hükümdarlar arasında hediye olarak alınıp yollanan kıymetli bir hediyeydi. Osmanlı'da erkeklik gücünü artırıcı bir iksir olarak kullanılan bu madde belli miktarda ilaç olarak yendiği gibi, padişahlar tarafından anber kaplar, kadehler, tesbihler, pencere perdeleri ve hatta anberden yapılmış gömlekler olarak kullanılırdı....

Rum ateşini kim ve neden yaktı?

2. Sultan Mehmet İstanbul'u kuşattığı zaman donanması boğazı geçerken donanmanın üzerine Galata'daki şimdiki Yer Altı Camii'nin bulunduğu yerden, Saray Burnu'ndan ve Kız Kulesi'nden “Rum Ateşi” denilen özel bir karışımdan yapılmış, çok zor sönen ateş yağdırılmıştı. Fetih gerçekleştirilip İstanbul alındıktan sonra padişahların tahta çıkışlarında ve bayramlarda Kız Kulesi'ne yerleştirilen toplar bu kez şenlik için ateşlenmeye başladı

Türkiye'de ilk demiryolu ne zaman ve nerede yapıldı?

Sultan Abdülaziz yenilikçi bir padişahtı. Yapmış olduğu Avrupa seyahatinde gördüğü demiryollarına çok imrenmiş, İstanbul'a dönüşünde İstanbul - Edirne demiryolunun yapımı için bir demiryolu şirketine yetki vermiştir. Ancak yapım sırasında demiryolunun Topkapı Sarayı'nın bahçesinden geçmesi gündeme gelince çevresindekiler bu duruma karşı çıkmışlardı. Bu itirazları tebessümle karşılayan Abdülaziz “tren saraydan değil isterse üstümden geçsin yeter ki bu demiryolu yapılsın” diyerek bu konudaki isteğinin ne denli güçlü olduğunu gösterdi....

Giyotin nedir? Nasıl bulunmuştur?

Kafa keserek mahkumların hayatına son veren “giyotin” adlı ölüm makinesi bir doktorun insan sevgisi yüzünden icat edilmiştir. Dr. Guillotin o yıllarda Fransız devriminin getirdiği eşitlik ilkesine uygun olarak mahkumların ölümününde eşitlik ilkesine uygun olarak yerine getirilmesini öngörüyordu. Bu yüzden projesini çizdiği yüksekten düşen büyük bir bıçaktan ibaret makine onun ismi ile anılmaya başladı...

Herkül'e benzeyen padişah kimdir?

4. Murat bedensel olarak olağanüstü güçlü bir adamdı. Çok iyi silah kullanır, iyi dövüşür, bir ok atışta kalkanı delerdi. Yanında bulunan silahtar Musa Paşa'yı zaman zaman sağ eliyle kuşağından yakalayarak havaya kaldırır, bir müddet dolaştırdıktan sonra tekrar yere indirirdi...

Nevruz nedir? Osmanlı'da Nevruz nasıl kutlanırdı?

Farsça “yeni gün” anlamına gelen Nevruz Osmanlı'da da şenliklerle kutlanırdı. Baharın başlangıcı kabul edilen Nevruz ile birlikte herkes birbirine Nevruziye denen kıymetli hediyeler verir, yine Nevruziye denen içinde sandal ağacı, anber, gül suyu, zencefil gibi türlü baharatların bulunduğu çok kuvvetli ve nefis bir macun özel olarak hazırlanarak padişaha ve devlet büyüklerine ikram edilir...

Anıtkabir'in altında ne çıktı?

Anıtkabir, Atatürk'ün “Buradan Ankara ne güzel görünüyor” dediği Rasattepe'de 9 Eylül 1944 yılında atılan temel çalışmalarıyla başlamıştı. İnşaat çalışmaları sırasında yapılan kazılarda buranın Frigyalılar'a ait eski bir mezar alanı olduğu bulunan mezarlardan anlaşılmıştı. Ata'nın bu kabire nakli ölümünden ancak 15 sene sonra gerçekleşti ...

Denizaltında düzenlenen ilk suikast kimeydi ?

İttihat ve Terakki'nin son sadrazamı Talat bey, trenle Ankara'ya giderken Tuzla'yı geçtikten bir müddet sonra suikaste uğramıştı. Kıyı boyu giden trene birden bire Tuzla açıklarında suyun üstüne çıkan bir denzialtından ateş açılmış, Talat Bey'e bir şey olmamasına rağmen trenin yola devam edecek hali kalmamıştı. Denizaltının ve suikastın kimler tarafından yapıldığı tüm araştırmalara rağmen bulunamamıştı...

Logaritma'yı kim buldu? Logaritmayı bulan kimdir?

Logaritmayı ilk kez 1730 - 1790 yılları arası yaşayan bir Türk bilgini olan Gelenbevi İsmail Efendi bulmuştu. Gelenbevi İsmail Efendi matematikle uğraşırken sayı değerlerini ondalık bölümlere göre düzenleyip hesapları son derece kolaylaştıran bir sistemi kendiliğinden bulmuş, ancak bunu pratik bir uygulama sayıp fazla önemsemediğinden kimseye bahsetmemişti. Bu, Batı'da kullanılan “logaritma” idi. [Logaritma'yı kim buldu ? Logaritmayı bulan kimdir ?]

Civelek nedir? Kime denir?

Civelek tüysüz yeniçerilere verilen isimdir. Osmanlı döneminde yüzleri pürüzsüz ve tüysüz olan civelek gençler pamuk ipliğinden bir peçe örterek sokağa çıkarlardı....Civelek nedir ?

"Kara Mehmet" Kimdir?

Kara Mehmet halk arasında gücüyle ün yapmış bir pehlivandır. Ne kadar güçlü olduğunu ölmek üzereyken başından geçen bir olayla son kez kanıtlamıştır. Kara Mehmet bir semt kahvehanesinde kalp krizi geçirerek ölmüştür. Kriz anında dayandığı dokuz çubuklu demir parmaklığı kağıt gibi birbirinin içine geçirmişti. Çubuklar öylesine iç içe geçmişti ki daha sonra onları demir küskü ile açmak isteyenler başarılı olamadılar... [ Kara Mehmet ]

Elmas ile yapılan camii hangisidir?

Süleymaniye Camii'nin sağdaki küçük minaresi Cevahirli Minare olarak bilinir. Cevahir mücevher anlamına gelir. Bu muazzam caminin küçük minaresinin yapıtaşları arasında elmas madeni de vardır. Elmasların kullanılma nedeni İran Şahı'nın, Kanuni Sultan Süleyman'a bir çekmece dolusu elmas yollayarak yaptığı jesttir. Elmaslar caminin yapımı sırasında para biterse kullanılması için gönderilmişti. Ancak Sultan Süleyman elmasların parasını karşılayacaklarını belirtti ve minarenin yapımında kullanılmalarını emretti...

Mesleği küfür ve dayak yemek olan insanlar kimlerdir?

Dalkavukluk eskiden nizamnameleri, kahyaları, narhları olan bir esnaf kuruluşuydu. Dalkavuklar kendilerine yapılan her türlü hakarete tahammül eden bu işi meslek edinen insanlara verilen isimdi. Dalkavuklara yapılan her muzipliğin bir tarifesi vardı. Mesela dalkavuğa atılan her tokatın bedeli 30 para, merdivenden yuvarlamanın ücreti 180 paraydı. Bir fındık sıçanını kuyruğu dışarıda kalacak şekilde dalkavuğun ağzına sokma 400 para, ellerin ve ayakların domuz topu şeklinde bağlanması 40 paraydı. Bir sakatlık olursa hareketi yapan dalkavuğu tedavi ettirmeye mecburdu. Ölüm olursa masraflar işi yaptıranlar tarafından karşılanıyordu.

Mandadan asker olurmu?

Eskiden tersane havuzlarına gemi alınınca havuzların suyu büyük bostan dolapları ile boşaltılırdı. Bu dolapları mandalar çekerdi. Bu iş için tersanelerde ayrı bir bölük, bölüğün başında da Manda Ağası bulunurdu. Kurası tersaneye çıkan erkekler askerlik yapmamak için bedel olarak para ödemez, tersaneye manda verirlerdi. Sahibinin yerine askerlik süresini dolduran mandalar bir terhis tezkeresi verilir, bu tezkereler sırmalı kordonlarla boynuzlarının arasına asılırdı. Köyüne veya kasabasına dönen mandalar coşkulu bir törenle karşılanırlardı...

Baba Cafer nedir?

Eskiden borçları olanlar Baba Cafer Zindanı'na atılırlardı. Hapsedilen borçlular zindanın tek penceresinden yardım isterler, borçlarını ödemeleri için halka yalvarırlardı. Baba Cafer'den bir borçlu kurtarmak büyük sevap sayılırdı.

Türkiye'de ilk heykel nereye dikildi ?

Türkiye'nin ilk heykeli 10 metre uzunluğundaki Osman Gazi büstüdür. Bu büst 1914-1918 arasında Sivas Valisi Muammer Bey'in girişimiyle Hafik-Zara yolu üzerinde yapılmıştır. Gericiler heykeli protesto ederek törene katılanları 'Taş Dikenler' olarak adlandırmışlardır. İlginç olan, açılış törenini devrin müftüsünün yapmış olmasıdır. Bu heykel 1937'de yine Sivas Valisi Nazmi Toker tarafından kaldırılmıştır

Kaşıkçı Elması kim tarafından ve nasıl bulundu ?

Osmanlı hazinesinin meşhur “Kaşıkçı Elması” IV. Mehmet zamanında fakir bir adam tarafından İstanbul Yenikapı'da bir çömleğin içinde bulundu. Adam Elmas'ı iki tahta kaşık karşılığı bir kaşıkçıya devretti. Kaşıkçı da Elması çok ucuz bir bedele kuyumcuya sattı. Hadise anlaşılınca Elmas, Sultan IV. Mehmet tarafından hazineye alındı.

Osmanlı ordusunun ilk gemisini kim yaptı ?

Osmanlı ordusunun ilk gemisini kim yaptı ?
İlk gemi, Van gölünde, 16. yüzyılda, Osmanlı ordusunun Doğu seferi sırasında bir yeniçeri askeri tarafından yapılmıştı. Bu sanatkar asker sonralarda adını yaptığı eserlerle duyuracak olan Mimar Sinan'dı

19.Yüzyılda belediye reisi kumar oynayanları ne yapıyordu ?

19. yüzyılın sonra İstanbul'un belediye reislerinden Hüseyin Bey, kahvede iskambil oynamaya giden bir seyyar ekmekçiyi cezalandırmak için atının yerine bağlattı. Seyyar sırtındaki ekmek küfeleriyle bekledi

18.Yüzyılda gençlerin modası nelerdir ?

18. yüzyıl sonlarında İstanbul gençleri arasında şemsiye modası çıkmıştı. Rengarenk ipek püsküllü şemsiyeler yalın ayaklı, dökük kıyafetli gençlerin bile elinde görülürdü.


Kibar ve zengin gençler o zamanın kabadayılarından sayılan Levent'lerin külhanbeyi kıyafetlerini giyerler, at üstünde şemsiye açarak dolaşırlardı

İlginç Yazılar


İlginç Yazılar ve Tuhaf Bilgiler

Kedilerin Ağzı Neden Kokar?

Kötü Bir Nefes Neden Kaynaklanır?

Kimi zaman evdeki sevimli dostunuzu kucağınıza alıp sevdiğinizde ya da o sizi yalamaya çalışırken birden rahatsız edici bir koku duyarsınız. Bazen yemek yemede bir problemi olduğunu hissedersiniz; yemek yemek istiyor ama ne zaman mama tabağının başına geçip yemeye başlasa keyfi kaçıp oradan uzaklaşıyordur. Hatta zaman zaman yerde dökülmüş bir diş bulan hasta sahiplerimiz de oluyor.

Kedi ve köpekler birçok evcil canlı gibi bilinçli bir diş fırçalama alışkanlığına sahip değillerdir. Evet, çocuklar gibi çikolata ve şekerlemelerle dişlerini çürütmezler ve hatta köpeklerin kemik kemirerek dişlerini fırçaladığına inananlar da vardır, ancak ağız sağlığı bilimsel olarak ortaya çıkan ve pratikte de sıkça karşılaştığımız önemli bir sorundur. Ve ne yazık ki, çoğu hayvan ağrıyan dişlerinin muayene edilmesini bile sevmez, dişlerinde bir ağrı olup olmadığını da size söyleyemez. Bu nedenle rutin Veteriner hekim ziyaretlerinizde gözden kaçmaması gereken bir konudur ağız sağlığı.

Diş ve dişeti hastalıkları aynen insanlardaki gibi birçok organ ve sistem için zararlıdır. Dişler üzerinde oluşan pürüzlü yüzeyler bakteriler için iyi bir alandır ve öncelikli olarak kalp, böbrek, karaciğer ve akabinde kemik ve eklemelere karşı zararlı etkileri tespit edilmiştir. En önemli problem, bir bakteri kaynağı oluşu ve vücudun devamlı olarak patojenlerle muhatap olmasına neden oluşudur. Sizin en kolay fark edeceğiniz ise kötü ağız kokusudur (halitozis).

Tedavide gecikilmemesi gereken birçok diş ve diş eti hastalığı vardır. Bunlar ağızda belli bir sırayla oluşurlar, zamanında yapılmayan müdahaleler sonucu gitgide artarak diğer bir hastalığın gelişimini sağlarlar. Diş taşları ve plaklar veteriner hekimliğimizde başlıca rastladığımız diş hastalıklarıdır.

Kedi ve köpeklerde önemli diş ve diş eti hastalıkları:

İnsanlarda sıklıkla görülen çürük olgularının yerini Veteriner Hekimlikte diş taşları ve plaklar alır. Bunlar başlıca kötü ağız kokusu (halitozis) sebebidirler.

Plak: Diş üzerinde bakteriler ve bunların atıkları, tükürük, epiteller ve yangı hücrelerinden oluşan biyolojik bir film tabakadır. Temiz bir diş üzerinde bir kaç dakikada oluşan bu tabaka giderilmediğinde tehlikeli bir hal alır. Plak oluşumu ile diş üzerine yerleşen bakteriler diş oluklarına yerleşir ve zamanla oksijene ihtiyacı olmayan bakteriler ürer ve bu tabaka giderilmediği müddet boyunca kemik dokuya doğru gelişmeler yapmaya meyillidir. Plaktaki bakteriler tükürükte eriyen yemek artıkları ile gelişirler. İlk hasarı diş etinde oluştururlar ve gingivitis ortaya çıkar.

Tartar (diş taşı): Mineralize olmuş plaktır. Bununla beraber tartar plağın üzerini örter. Tartarlar diş etinin altında ve üzerinde oluşurlar. Tartarlar ilerleyerek periodontitisin oluşumuna yol hazırlarlar.

Gingivitis : Gingivitis diş eti (gingiva) yangısıdır. Eğer kedinizin ya da köpeğinizin diş etinde kırmızı bir çizgi gibi alanlar oluşmaya başladıysa bilin ki artık onu yemek yerken de rahatsız edebilecek hastalıklara doğru giden bir periyoda girdiniz. Gingivitis hafif, orta ve ağır diye adlandırılan 3 aşama ile seyreder; plak oluşumunu takiben diş eti şişer kızarır ve ağrılı bir hal alır. Şiddetli olgularda bu kırmızılık tüm dişetine yayılır, tartar ve plak oluşumu dişetini iterek kendine alan açarken diş eti daha da yangılanır. Bu nedenle hafif derece bile veteriner hekime danışmanız gerektiğini gösteren bir sinyal gibi kabul edilebilir. Gingivitisi veteriner hekiminizin verdiği tedavilerle ve profesyonel bakımla aşabilirsiniz ve geri dönüşümsüz ağız hastalıklarına yakalanmadan dostunuzu kurtarabilirsiniz

Periodontitis: Periodontal dokunun bir hastalığıdır. Çoğunlukla sebep olarak tedavi edilmeyen gingivitler, plaklar ve tartarlardır. Periodontitiste bağ dokular ve dişin kemik dokusu da etkilenir. Bu hastalık kedilerde de yaygın, köpeklerde ise çok daha sık görülen bir hastalıktır. Çoğu vakada erken dönemde gingivitisle başlar ve tedavi edilmediğinde ilerleyen plak oluşumu tartara, lokal etkenlerle beraber bakterilerin kemiğe kadar ulaşmasına ve akabinde periodontal hastalığa neden olur. Periodontal hastalıkta dişin sert dokusu olarak bildiğimiz kısımda oluşan yıkımlaşmalar geri dönüşümsüzdür. Tüm dişler aynı anda aynı derecede etkilenmezler. Erken safhadaki diş hastalıklarında müdahale sonucu hastalık veteriner hekimin tedavisi ile yok edilebilir. Ancak periodontitisin ileri aşamalarında bölge tartar ve plaktan temizlense de kemik dokudan kayıp verdiyse, diş ilk tam sağlıklı formuna geri dönmez. Ve eğer bölgede ki tartar ve plaklar uzaklaştırılmazsa hayvan için oldukça ağrı yapan bu oluşumlar dişi git gide daha çok kayba uğratırlar. Bu nedenle diş hastalıkları fark edilince hemen hekime danışmak ve hastalığın hangi evresinde olduğunun belirlenip tedaviye bir an önce başlamak gerekir. Erken teşhis tüm hastalıklarda olduğu gibi burada da çok önemlidir. Periodontite müdahale edilmediği vakalarda dişlerin dökülmesine kadar gidebilir.

Diğer önemli hastalıklar:

Şu ana kadar anlatılanlar kedi ve köpeklerde % 80’lerin üzerinde gözüken hastalıklardı. Ancak, elbette Veteriner Diş Hekimliği bu kadarla sınırlı kalmamaktadır. Bunun dışında kırıklar, çürükler, çene anomalilerine bağlı bazı yüzey bozuklukları (atrizyonlar) dış etkenlere bağlı yüzey aşınmaları (abrezyonlar), odontoklastik rezorbtiv lezyonlar, ağızın kapanma bozuklukları (maloklüzyon), alveolar periostitis, staomatitis, ..... böyle uzayan bir liste ile devam eder.

Bu listede kısmen daha önemli olan Rezorbtiv lezyonlardır ki bunlar köpeklerde nadir ancak kedilerde % 50’lere varan sıklıkla gözlenir. Bu hastalık kedilerde genellikle dişin diş eti ile buluştuğu düzlemde kimi zaman farklı bölgelerde de anormal aşınmalardan oluşur. Genellikle periodontit ve gingivitle beraber seyreder.

Diş Hastalıklarında Tedavi

Öncelikle, tedaviye ne kadar erken başlanırsa, sonucun o kadar başarılı ve kolay olacağını söyleyebiliriz.
Yapılacak tedavi tek bir seçenekten ibaret değildir, çünkü diş hastalıklarında vakalar aynı anda birden fazla hastalığı taşır ve farklı dişler farklı derecelerde etkilenirler. Hekim, her bireye özgü bir tedavi planı oluşturur.
Genel olarak tüm diş hastalıklarında uygulanabilecek ortak tedavi yöntemi, diş üzerindeki istenmeyen oluşumların (temizlenmesidir)uzaklaştırılmasıdır. Öncelikle oradaki bakteri barınağı konumundaki tartar ve plaklar uzaklaştırılır. Bu amaçla ultrasonic "Cavitron "adı verilen cihazlar kullanılır. Ama elbette ki ne kediler ne de köpekler kendi iradeleri ile dişçi koltuğunda otururlar. Bu da diş temizliğinde genel anesteziyi zorunlu kılar. Diş hastalıkları genellikle 3 yaşı geçen hastalarda gözlenir. İleri yaşlardaki bireyler için güvenli anestezi protokolleri uygulanmalıdır.

Periodontitisli olgularda vakaya göre ilaçlarla da bir takviye yapılması gerekli olabilir. Unutmayın ki, tedavi edilince her şey bitmeyecek; bundan sonraki dönemde hastalığın tekrarlamaması için sizin de evde yapabileceğiniz çok şey var.

Siz evde neler yapabilirsiniz?
Böyle bir hastalığı ve bunun iyileşme sürecini atlattıktan sonra elbette tekrar yaşanmasını kimse istemez. Verilen medikal tedavinin bitimiyle her şey bitmez; siz de küçük dostumuza yardımcı olmak için onu koruyucu bazı önlemler almalısınız.

Bu önlemlerin başında ağız antiseptikleri, diş macunları ve fırçaları, diş kaşıma ipleri, çeşitli kemikler ve her şeyin başında iyi bir beslenme düzeni gelir. Hazır mamaların profesyonel olanlarında hemen her zaman ağız hijyenini sağlamak ve tartar oluşumunu önlemek için bazı katkılar bulunur. Kimi zaman da küçük dostumuzu özelikle dişine iyi gelebilecek bazı mamalarla takviye etmeniz gerekebilir. Kaliteli beslenme de bu aşamada çok önemli!
Dişleri koruyucu çeşitli bisküviler ve kemikler en ideal yollardır.

• Dişlerdeki tartar ve plak oluşumunu engellemenin en iyi yolu bakteri yerleşimini engellemek amacıyla dişlerinin fırçalanmasıdır. Ancak bu sırada hayvanlar diş macununu tükürmez, yutarlar ve insanlar için üretilen macunlar kedi ve köpekler için zehirli olduğundan onlar için üretilen macun ve fırçalardan kullanmanızı tavsiye ederiz.
• Diş fırçasından hoşlanmayan bireyler için parmak fırçalar daha uygun olabilir.
• Son olarak da size çeşitli diş iplerini tavsiye edebiliriz.

Yıldırım nasıl düşüyor ? Yıldırım neden düşer ?

Yıldırım nasıl düşüyor ? Yıldırım neden düşer ?
Gökyüzünde yılda 3 milyar şimşek veya yıldırım oluşmaktadır. Bir değişle yılın herhangi bir zamanında dünyanın üstünde 2 bin yıldırım bulutu vardır ve dünyamıza her saniyede 100 yıldırım düşmektedir. Güçlü bir fırtına, Hiroşima'ya atılan atom bombasından 100 kat daha fazla enerji açığa çıkarmaktadır. Kim bilir? Belki bir gün gelecek yıldırımları da enerji kaynağı olarak kullanmayı öğranaceğiz.


Bu gök olayı insanlığın ilk tarihlerinden itibaren ilahi bir işaret olarak görülmüştür. Yıldırım düşmesi insanlar için tehlikeli olmasın rağmen insan yaşamına faydası da vardır. Yıldırımlar yeryüzündeki bitkiler için faydalı maddeler olan nitratlar ve oksijenin de yeryüzüne inmesine neden olurlar.

Her şey güneş ışıkları ile yeryüzünde ısınan havanın yükselmesi ile başlıyor. Tabii içinde buharlaşan suyu da yukarı taşıyarak. Bu yükselen hava yaklaşık 2-3 kilometreye ulaşınca havanın soğuk katmanlarına rast geliyor. Soğuk havalarda nefes verince nefesimiz nasıl buharlaşıyorsa aynen o şekilde buharlaşıyor ve gördüğümüz bulutu oluşturuyor. Bu bulutlar daha sonra hava akımları ile 20 bin metreye kadar tırmanabiliyorlar.Aslı tam bilinmemesine rağmen bulutların bu yükselişleri sırasında içlerinde oluşan buz kristallerinin birbirlerine sürtünerek bir statik elektrik enerjisi açığa çıkardıkları öne sürülüyor. Bu elektrik enerjisi bulutların üst katmanlarında pozitif (+), alt katmanlarında ise negatif (-) yüklü olarak birikiyor. Bulutun içindeki yük havayı iyonize edecek güce ulaştığında şimşek oluşuyor.

Yağmur bulutlarının alt yüzeylerindeki büyük negatif yük içindeki elektronları iterek oarayı da pozitif yüklü hale getiriyor ve bu yük saniyede bin kilometre hızla toprağa iniyor, yani kısa devre yapıyor. Yıldırımın bu andaki ısısı 30 bni derece olup güneşin yüzeyindeki ısının 5 katı kadardır.

Yıldırım düşerken çok şaşırtıcı bir şey oluyor. Yerden de buluta doğru bir boşalma oluyor. Yerden 100 metre yükseklikte bu iki akım birleşiyor ve iletkenliği çok fazla olan bir koridor oluşuyor. İşte bundan sonra yıldırımı hiçbir şey durduramaz, pozitif yük hızla buluta doğru onu nötr hale getirmek için yükselir. İşte yıldırımın havadan yere mi, yoksa yeren havaya mı oluştuğunu yaratan soru bu.

Bu koridordan yerden göğe doğru neredeyse ışık hızının üçte biri hızla yükselen akım yıldırımın göze gelen şiddetli ışığını da yaratır. Ardından yine yukarıdan yere iner ve iki taraf arasındaki potansiyel farkı sıfırlanana kadar bu olay 10-12 kez tekrarlanabilir

Lavabodan su niçin sağa dönerek boşalıyor ?

Lavabodan su niçin sağa dönerek boşalıyor ?
Lavabonuzu veya küvetinizi su ile doldurun ve tıkacı aniden çekin. Su düz olarak delikten boşalmayacak, döne döne bir hortum oluşturacak şekilde boşalacaktır. Bu dönüş yönü kuzey yarımkürede sağa doğru, yani saat yönünde, güney yarımkürede ise tam tersidir. Bilim insanları buna "Coriolis" kuvveti diyorlar.


Her iki yarımkürede böyle birbirine ters yönde hava akımlarının ve okyanus akıntılarının olduğu herkes tarafından kabul ediliyor da, bir lavabodan boşalan suda, böyle küçük bir ortamda dünyanın dönüşünün etkili olup olmayacağı tartışma konusu.

Dünya kendi etrafında dönerken her tarafındaki hız aynı değildir. Ekvatordaki biri, bir günde dünya çapı kadar yani 40 bin kilometre giderken bir diğer ifade ile saatte 1670 kilometre hızla yol alırken, tam kutuptaki bir insan sıfır hızla sadece kendi etrafında dönmektedir. Aynı şekilde gökyüzünde asılı gibi duran bulutlar rüzgarın etkisini katmazsanız yere göre hareketsizdirler ama altlarındaki kara parçası ile birlikte dönerler. Bu durumda ekvatordaki bulutlar da kutupdakilere nazaran hızlı dönmektedirler.

A'yı ekvatorda, B'yi ise onun tam kuzeyinde 45 derece paralelinde iki nokta olarak düşünelim. Bir top mermisini A'dan tam kuzeye nişanlayıp attığımızda, atış sırasında ekvatorun dönüş hızı B noktasına göre neredeyse iki kat olacağından mermi B noktasının doğusuna gidecektir.

Aynı şekilde kuzey kutbundan hemen hemen hareketsiz bir konumdan tam güneye atılan bir mermi 45 paralelinde dünya dönüş hızı daha çok olduğundan bu sefer hedefin batısına düşecektir. Yani kuzey yarımkürede kuzeye veya güneye atılan her şey atanın konumuna göre sağa gitmektedir. Bu durum güney yarımkürede ise sola doğru gerçekleşmektedir.

Her iki yarımkürede kuzey - güney doğrultusunda hareket eden hava akımları ve okyanus akıntıları bu durumdan etkilenirler. Kuzey yarımkürede sağa, güneyde sola dönerler. Ancak bu, dünya yüzünde büyük bir ölçekte okyanusların dibindeki sürtünme ve bulutların, hava akımlarının üzerinde bulundukları yerle birlikte hareket etmelerinin etkileriyle oluşan bir tabiat olayıdır.

Bilim insanları bunun lavabo veya küvet gibi nispeten mikro ölçüde de mümkün olup olmadığını hala tartışıyorlar. Bir kısmı burada suyun musluktan çıkış şekil ve hızının, lavaboya düştüğü noktanın, lavabonun ve suyun gittiği yerin yapısının etken olduğunu söylüyorlar, diğerleri de ideal şartlarda 50 kere deney yapın ve görün diyorlar. Haydi banyoya, bilimsel deney yapmaya...!

Yıldızların ışıkları gece neden parlıyor-kırpışıyor ?

Yıldızların ışıkları gece neden parlıyor-kırpışıyor ?
Geceleri gökyüzünde gördüğümüz yıldızların birçoğu bizim güneşimizden de büyüktürler ama o kadar uzaktadırlar ki, ancak birer nokta olarak gözükürler. Gezegenlerin yıldızlardan farkları, güneş sistemimiz içinde bizimle beraber güneşin etrafında dönüyor olmalarıdır. Bu nedenle çok uzak olan yıldızlar gökyüzünde "sabit" dururken, gezegenler sürekli yer değiştirirler. Bu gezegenler güneşe yakınlık sırası ile Merkür, Venüs, dünyamız, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Plüto'dur.


Güneş sistemimizde bile mesafeler o kadar büyüktür ki, dünyamıza 8 dakikada gelen güneş ışığı, Neptün'e ancak 4 saatte ulaşır. Zaten güneş sistemimizde bulunmalarına rağmen Neptün ve Plüto teleskop kullanmadan dünyamızdan görülemezler. Güneş Neptün'e o kadar uzaktır ki, bu gezegenden bakıldığında görünümü parlak bir yıldızdan farksızdır. Güneş ışıklarının dünyamıza gelmek için 8 dakikada aldığı bu yolu, saatte bin kilometre hızla giden modern bir jet uçağı ancak 17 yıl civarında gidebilirdi.

Güneş sistemimizin dışındaki mesafeler ise inanılmaz. Örneğin, Andromeda galaksinin ışığı dünyaya 2.2 milyon yılda ulaşmaktadır. Yani biz bu galaksiyi bu kadar yıl evvelki hali ile görüyoruz. Şimdi ne yapıyorlar acaba?

Aysız berrak bir gecede gökyüzünde gözle görülebilen yıldız sayısı 7 bindir. Küçük bir teleskopla 25 milyon yıldız görülebilir. Ama örneğin ABD'deki Mount Palomar gözlem evindeki teleskopla tüm gökyüzü taranabilse 2 milyar yıldız görülebilir. Halbuki sadece Samanyolu galaksisinde 100 milyar yıldız olduğu tahmin edilmektedir.

Yıldızların göz kırpıyormuş gibi ışıklarının kırpışmasını sebebi, çok uzaktan geliyor olmaları ve atmosferimizdir. Yeryüzünde nispeten ılınan hava devamlı olarak yükselme meylindedir. Bu durum gece de devam eder. Yıldızların zayıf ışıkları bu yükselen hava dalgası içinde kırılırlar. Bazen gözümüze tam olarak ulaşmazlar, yani kesik kesik gelirler.

Bu evimizdeki sıcak radyatörün veya bir ateşin ya da yazın çok sıcak yolların üzerindeki yükselen havanın arkasındaki şekillerin görüntüsünü dalgalandırmasına benzer. Gerçi görülebilir gezegenlerden gelen ışılar da yükselen hava dalgaları ile kırılır ama onların ışıkları daha güçlü olduklarından gözümüze ulaşmada kesinti olmaz ve göz kırpmazlar.

Neden ayı bazen gündüz görebiliyoruz ?

Neden ayı bazen gündüz görebiliyoruz ?
Ay sadece gece görülebilir diye bir şey yok. Gündüzleri de periyoduna bağlı olarak ay da tepemizde, bütün yıldızlar da. Ama güneşin atmosferimizde yansıyan ışınları onları görmemize mani oluyor. Atmosferimiz olmasaydı gökyüzü gündüzleri de karanlık olacak, güneşle birlikta yıldızları da görebilecektik.


Ay dünyamıza çok yakın olduğundan gökyüzünde görüntü olarak yıldızlardan çok büyük görünür. Eğer konumuna göre güneşten iyi ışık alabilirse gündüzleri de gökyüzünde rahatlıla görünebilir. Ayın yüzeyi bir asfalt yol yüzeyi gibi yansıtıcıdır. Koyu renktedir ama tam siyahta değildir. Biz gökyüzde aya baktığımızda sadece onun güneşten yansıttığı ışığı görüyoruz. Güneş kadar ışık saçmıyor ama yine de gökyüzündeki en parlak yıldızdan bin kat daha fazla ışık yansıtabiliyor.

Gündüz havanın aydınlığı yıldızların parıltısını yok eder. Aslında parlak yıldızların olduğu bölgede gökyüzünün parlaklığı da biraz daha farklıdır ama bu farkı pek algılayamayız. Ama ayın olduğu bölgede ışık yeterli ise geceki gibi çok parlak olmasa da onu görebiliriz. Hatta hava şartlarının olumlu olduğu durumlarda hava aydınlıkken Venüs gezegenini bile görebiliriz.

Güneşi büyük bir ampül, ayı da büyük bir ayna olarak düşünebiliriz. Bazı durumlarda ampülün ışığını dğrudan görmesek bile, aynanın yansıttığı ışığını görebiliriz. Bu, geceleri olan durumdur. Güneşi göremeyiz, çünkü dünyamız ondan gelen ışığı bloke etmiştir. Ayı, yani aynadan yansıyan ışığını görebiliriz. Ampulü de, aynayı da birlikte gördüğümüz durum ise aynı gündüz görünme durumudur.

Genellikle "ayın karanlık yüzü" diye kullanılan deyiş şekli yanlıştır. Doğrusunun "ayın arka yüzü" olması gerekir. Ayın dünyamız etrafındaki dönüş süresi ile kendi etrafındaki dönüş süresi hemen hemen aynı olduğundan, biz ayın hep bir yüzünü görürüz ama ay dünya ile güneş arasındayken bize bakan yüzü karanlık, güneşe bakan arka yüzü aydınlıktır

Niçin gök gürler ?

Niçin gök gürler ?
Kış aylarında kar yağarken şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü nadiren olur. Yıldırım ve gök gürültüsünü en çok yaz aylarında, hava ılık ve nemli iken yükselen havanın etkisiyle olur. Kış aylarında havanın alçak ve yüksek kısımları arasında ısı farkı az, alçak seviyelerde ise nem de fazla olduğundan şimşek, yıldırım ve sonucunda gök gürültüsü olayı daha az görülür.


Şimşek vaya yıldırım etraflarındaki havayı saniyenin milyonda biri kadar bir sürede 30 bin dereceye kadar ısıtırlar. Isınan bu hava aniden genleşir, genişler. Normal atmosfer basıncının neredeyse 100 misli bir basınçla, ses hızından çok hızlı ses dalgaları yayar. Bu aynen ses hızını geçen uçaklarda olduğu gibi kulağımıza bir nevi patlama sesi olarak ulaşır. Buna gök gürlemesi diyoruz.

Şimşek de, yıldırım da tek bir olay değil bir seri olayın birleşimidirler. Yıldırımın ilk çakışından sonraki yukarı doğru olan dönüş çıkışında, elektrik akımı daha güçlü olduğundan kulağımıza gelen ikinci ses birincisinden güçlüdür.

Yıldırım veya şimşeğin görülmesi ile gök gürlemesinin duyulması arasında geçen süre saniye olarak ölçülür ve üçe bölünürse uzaklık kilometre olarak bulunabilir. Çünkü gök gürültüsünün sesi bize ses hzı ile ulaşırken, şimşek ve yıldırımın görüntüsü gözümüze ışık hızıyla ulaşır.

Gök gürlemesi normal şartlarda 24 kilometreden daha fazla mesafelerden işitilmez

Neden kar yağıyor ?

Neden kar yağıyor ?
Kış aylarında güneş ışınları olmadığı için, bulutların bulundukları yüksekliklerde hava sıcaklığı çok düşük olunca, yükselen su buharı, sublime denilen şekilde sıvı hale geçmeden, bu aşamayı atlayarak doğrudan buz kristali haline dönüşür. 0.1 milimetre çapındaki buz kristalleri birbirlerine yapışarak kar tanelerini oluştururlar.


Eğer bulut ile yer arasındaki hava sıcaksa bu kar taneleri yere düşene kadar yağmur tanesi haline dönüşebilirler, ama soğuksa yere kadar kar tanesi olarak inmeyi başarabilirler. Hafiflikleri nedeniyle yere o kadar yavaş inerler ki 3 bin metreden inmeleri 2 saat alabilir. Bazen bulutun altındaki sıcaklık öyledir ki, bir kısmı kar, bir kısmı yağmur damlası halinde düşerler, biz buna "sulu sepken" diyoruz. Yani yağmur veya kar yağmasını belirleyen ana unsur, bulut ile yer arasındaki hava sıcaklığıdır.

Genel kanının aksine kar yağması havayı ısıtmaz, aksine ısınan hava karın yağmasına sebep olur. Çok soğuk havanın içine su alma kapasitesi daha azdır. İçine alamadığı su ya "don" şeklinde yeryüzünde kalır ya da "kırağı" oluşur. Bu şartlarda kar kesinlikle oluşamaz. Hava 3 derece gibi biraz ısınınca, su buharı yeryüzünden yükselebilir, çok yüksekliklerdeki soğuk hava tabakalarına ulaşabilir ve kar yağışı meydana gelebilir. Biz de sanki kar yağdığı için hava ısınmış gibi algılarız.

Kar tanesinin oluşumu hakikaten bir tabiat mucizesidir. Gerçi bazı kayak merkezlerinde, kar yağışı yetersiz olduğu zamanlarda suni kar üretiliyor ama bu görüldüğü kadar kolay değil. Doğal kar tanelerinin ortasında çekirdek olarak toz parçacılarının olduğunu biliyoruz. Eğer bunlar olmazsa saf su -40 derecede bile kristalleşemiyor.

İlk olarak 1975'de Berkeley, California Üniversitesinden Prof. Steve Lindow "snomax" denilen bir proteini toz parçacıları yerine kullanarak suni kar üretmeyi başardı. Bu madde sayesinde daha hafif ve kuru kar tanelerinin üretilmesi sağlandı ve Norveç'te yapılan 1994 kış olimpiyatlarında çok yaygın olarak kullanıldı.

Kar kristalleri altıgen bir şekil içindedirler. Her bir koldan 3 ve 12'li kollar çıkar. Bu dizilişin sebebinin oksijen atomlarının diziliş şekli olduğu sanılıyor.

Dolu yağışı daha ziyade ılıman iklimlerde ve bahar aylarında görülğr. Isınan hava ile yükselen su buharı, hava akımları ile daha da yükelerek 12 bin metre civarında -50 derece hava sıcaklığında buz kristallerine dönüşür. Buradaki güçlü hava akımları ile bu buz kristalleri de birleşerek buz tanelerini oluşturur.

Buz taneleri ağırlıkları nedeniyle o kadar hızlı düşerler ki bulut ile yer arasındaki sıcaklık ne olursa olsun eriyecek zaman bulamazlar. Çapı 5 milimetreden büyük dolular halinde yeryüzüne ulaşırlar. Aslında tüm bu şartların oluşması çok enderdir ve bu nedenle dolu yağışı hem çok az görülür, hem de çok kısa sürer

Neden yağmur yağıyor ?

Neden yağmur yağıyor ?
Heralde siz de haberlerin sonunda hava durumunu merakla izliyorsunuzdur. Acaba yarın yağmur yağacak mı? Şemsiyemi yanıma alayım mı? Yağmur günlük yaşantımızın çok önemli bir parçasıdır. Bazı yerlerde kuraklıktan yağmur duasına çıkılırken, bazı yerlerde de caddelerde sandallarla dolaşılıp, sel basan evlerden, eşyaları kurtarmaya uğraşırlar. Peki nasıl oluyor da başımıza böyle göklerden sular geliyor?


Aslında mekanizma basit. Güneş ışığının etkisi ile yeryüzünden su buharlaşıyor, yani gaz haline geçiyor. Bu durumda havadan hafif olduğundan atmosferde yükseliyor. Yükseldikçe hava soğuyor ve hava basıncı azalıyor. Su buharı soğudukça havadaki toz parçacıklarına tutunarak su dalası haline dönüşüyor ve bunların milyonlarcası havada birleşerek gözümüze bulut olarak görünüyorlar. Bulutları oluşturan bu su damlacıkları hemen yakınlarındakilerle sürekli birleşiyorlar, büyüdükçe büyüyorlar, ağırlıkları artıyor, yeterli ağırlığa ulaşınca yer çekiminin etkisi ile yere düşmeye başlıyorlar. Yeryüzünden buharlaşıp, bulut oluşturup sonra yağmur olarak yeryüzüne dönen su buharının havada geçen bu macerası ortalama 8 gün sürüyor.

Ancak bulutun içindeki su damlacıklarının tümü yağmur olarak yeryüzüne inmiyor. Bir nulutun en fazla yarısı yağmur olarak yağabilir ve bu da normalde 30 dakika sürer ama bulut devamlı olarak yeniden oluştuğundan yağmur saatlerce, hatta günlerce sürebilir. Bu arada rüzgara bağlı olarak bulutlar devamlı hareket ettiklerinden yağmur çok geniş bir alana yağabilir. Bugüne kadar dünyamızda tespit edilmiş en yoğun yağış 26 Kasım 1970'de Guadaloupe'de olmuş, sadece bir dakikada 3.81 santimetre yağmur yağmıştır.

Atmosferde, yani başımızın üzerindeki havada 13 milyar ton su buharı bulunuyor. Bunun hepsinin bir anda yeryüzüne indiğini düşünebiliyor musunuz? Dünyamızda yağmurun çoğu, yani yüzde 78'i okyanusların üzerine yağıyor. Bu da çok normal, çünkü havanın içindeki su miktarının kaynağı hemen hemen aynı oranda okyanuslardan geliyor.

Yağmur damlalarının yarı-çapları 0.5 milimetreden 6.35 milimetreye kadar değişebiliyor. 5.0 milimetre yarı-çapındaki bir yağmur damlasının 1800 metre yükseklikteki bir bulutun çıkıp başınızın üstüne düşmesi için geçen zaman yaklaşık 3 dakikadır. Yani aslında şemsiyenizi açabilmeniz için yeterli süre vardır.

Suni yağmur yaratabilmek için günümüzde bazı teknolojiler geliştirildi ki, temeli su damlacıklarının yapışabilmesi için çekirdek görevi yapabilecek tozları bulutun içine gönderebilmektir. Bunun için bulut uçak veya helikopterden gümüş iyodür ile bombalanıyor. Bu işte de en iyi olan İsrailliler. Onlar bu yöntemle yağmur miktarını yüzde 13 oranında artırabilmişler. Yağmurun oluşabilmesi için ana etkenlerden biri olan toz parçacıklarının, yani hava kirliliğinin artması ise tam tersi etki yapıyor, bu durumda damlacıklar küçülüyor ve yağmur olarak yere düşmeyi başaramıyorlar

Bulutlar nasıl oluşuyor ? Neden oluşuyor ?

Bulutlar nasıl oluşuyor ? Neden oluşuyor ?

Tepenizde gördüğünüz orta büyüklükte, yaklaşık 1 kilometre çapındaki bir bulutun hacmi 4 milyar metreküptür ve içinde 1-5 milyon kilogram su vardır. Peki nasıl oluyor da bu kadar su başımıza kovadan dökülür gibi dökülmüyor, bu kadar tonlarca ağırlık havada durabiliyor? Gerçekten bulutlar gökyüzünün inanılmaz ve harika süsleridir.


Hiçbir bulut diğeri ile şekil ve hacim olarak aynı değildir. Çünkü oluşumlarına etki eden hava akımları, sıcaklık, basınç, havadaki toz miktarı v.b. gibi o kadar çok etken vardır ki, çok değişken olan atmosferde iki yerde bütün bu şartları eşit olarak sağlamak mümkün değildir.

Isınan yeryüzünden buharlaşan su, havadan hafif minik su buharları şeklinde doğruca gökyüzüne yükselir. Belirli bir yükseklikte basınç azaldığı, hava da soğuduğu için minik su damlacıkları haline geçerler ve bulutları oluştururlar. Başlangıçta bu damlalar o kadar küçüktür ki, çapları birkaç mikrometredir. (İnsan saçı 100 mikrometredir.) Ortalama bir yağmur damlasının oluşabilmesi için bunlardan milyonlarcasının birleşmesi gerekir.

Bulutların bu kadar ağarlığa rağmen gökyüzünde asılı kalabilmelerinin sebebi bu damlacıkların çok küçük olmalarıdır. Her ne kadar bir kilometre çapındaki bir bulutta en azından 1000 ton su varsa da bu hacimdeki hava 1 milyon tondur, yani bin kez daha ağırdır. Bu nedenle de bulutlar içerlerindeki yağmur taneleri iyice oluşup, ağırlaşıp yere düşene kadar tepemizde gezinip dururlar. Aslında yağmur yağarken yağmur damlası oluşma işlemi devam ettiğinden bulut içindeki suyu boşaltıp bir anda kaybolmaz.

Bulutun oluşumunda başlangıçta oluşan su damlacıkları o kadar küçüktür ki, üzerlerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar ve bu tip bulutlar pamuk gibi beyaz görünürler. Su damlacıkları birleşip büyüdükçe, yani kalınlaştıkça ışığı daha az yansıtırlar, bu nedenle de yağmur bulutları daha koyu, gri hatta siyaha yakın renkte görünür. Gittikçe büyüyerek ağırlaşan bu damlalar bulutun altında toplandığından, bu tip bulutların tabanları üst taraflarına nazaran daha koyu renktedirler.

Havadaki sıcaklık yatay olarak genellikle aynıdır. Bu nedenle havanın içine suyu alabileceği yükseklik yatay olarak hemen hemen aynı olduğundan bulutların altları daha düzdür. Bulutun ortası ile üst kenarı arasındaki ısı farklı olduğu ve üst tarafında su damlası oluşumu devam ettiği için üst taraflar kıvrımlıdır.

Bulutlar şekillerine ve yüksekliklerine göre sınıflandırılırlar. Genelde üç ana grupta toplanırlar. Bu sınıflandırmaya göre, ince, tutam tutam, ufak bulutlara 'sirüs', kümeler halinde olanlara 'kümülüs', ufukta tabaka halinde görünenlere de 'stratus' deniliyor. Ayrıca iki tane de yükseklik kategorisi var. Bulutun tabanı yerden 2 bin-6 bin metre yükseklikte ise ön ismi 'alto', 6 bin metreden daha yükseklikte ise de 'sirro' oluyor. Yağmur bulutlarına da diğerlerinden ayırmak için 'nimbo, nimbüs' gibi isimler ekleniyor

Yaşanmış en yüksek ve en düşük sıcaklık nerelerde olmuştur ?

Yaşanmış en yüksek ve en düşük sıcaklık nerelerde olmuştur ?
Şimdiye kadar dünyamızda tespit edilebilen en düşük sıcaklık güney kutbunda eksi 89.6 derece ile Antartika Vostok istasyonunda ölçülmüştür. Sanılmasın ki güney kutbu devamlı kar yağışı aldığı için dünyanın en soğuk yeridir. Antartika daima karla kaplı olmasına rağmen dünyanın en az yağış alan çöllerinden daha kuraktır. Soğuk hava çok uzun aralıklar da olsa düşen her yağışı dondurup, koruduğu için sürekli kar ve buzlarla örtülüdür.


Ortalama sıcaklık olarak güney kutbu eksi 49 derece ile kuzey kutbundan 2 derece daha soğuktur. Çünkü güney kutbu deniz seviyesinden daha yüksektir, güneşten daha az ışık alır ve güneşin gittiği zamanlarda bu ışığın getirdiği ısıyı süratle kaybeder. Dünyadaki buzların yüzde 90'ı güney kutbundadır, buzlar denizinaltında 600 metre derinliğe kadar iner. Yaşam ancak buz parçalarının kıyılarında penguen ve fok sürüleri olarak görülür.

Kuzey kutbu, altında hiçbir kara parçası olmaksızın, denizin üstünde yüzen bir buz kütlesidir. Kuzey kutbunda bulabileceğiniz her taş mutlaka göktaşıdır.

Dünyamızda ölçülebilecek en düşük soğukluk eksi 273 derecedir. Bundan daha düşük sıcaklıkta moleküller hareket edemeyeceği için buna 'mutlak sıfır' denilir.

Dünay üzerindeki ortalama sıcaklık 5-10 derece artsa Grönland ve Antartika'daki buzullar erir, okyanuslardaki su düzeyi 100 metre artar ve tabii dünya haritası da önemli bir şekilde değişirdi.

Dünyada bugüne kadar saptanabilen en yüksek sıcaklık gölgede 58 derece olarak 13 Eylül 1922 tarihinde Libya'da El-Azizia'da ölçülmüştür.

Tabii en yüksek sıcaklık insanı en fazla raatsız eden sıcaklık anlamına gelmez. Burada havadaki nemin, yani rutubetin çok önemlibir yolu vardır. Göremeyiz ama havanın içinde su da, daha doğrusu su buharı da vardır. Atmosferde bulunan su miktarı toplanabilseydi, dünya yüzeyini 2.5 santimetre kalınlığında bir su tabakası kaplardı.

Ancak havanın içine alabileceği su miktarının bir sınırı vardır. Bu suya doyma seviyesine gelince hava artık içine su alamaz. İnsanlar terleyince ter buharlaşıp havaya karışamaz ve artık terleyemezler, rahatlayamazlar. Çok kuru bir havada 35 derecede terleyebildiğiniz için fazla bir rahatsızlık duymaya bilirseniz de, nemli, suya doymuş havada 25 derece bile bunalma hissi verebilir.

Suyun hacmi donunda niçin küçülmüyor ?

Suyun hacmi donunda niçin küçülmüyor ?
Günümüzde ilim o kadar gelimiştir ki, atomun, çekirdeğinin, çevremizdeki her şeyin, dünyamızın hatta gökyüzündeki yıldızların hareketlerinin şimdiye kadar keşfedilen ve bilinen fizik kuralları ile izahı mümkündür. Bildiğimiz her şey fizik kurallarına uyar. Bir şey hariç. Yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olan su.


Fizik kurallarına göre bir madde ısıtıldığında genişler, genleşir. Soğutulduğunda da büzüşür, yani hacmi azalır. Ancak su bu kurala uymaz, aksine sıfır derecenin altına soğutulduğunda donar ve buz olarak hacmi azalacağına artar. Saf su buza dönüşürken, hacminin yüzde 9'u oranında genişler. Buzda su molekülleri olağanüstü gevşek bir oluşum içinde yer alırlar. Buz, arada deliklerin kaldığı bir yapıya sahiptir.

Bilindiği gibi, bilimsel formülü 'H2O' olan su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşmuştur. Bu iki hidrojen atomu, oksijen atomu ile birleştiklerinde, kendi aralarında 105 derecelik bir açı meydana getirirler. Yapı olarak iki hidrojen atomunu birleştiren başka elementler de vardır ve onlar fizik kurallarına uyarlar. Örneğin aynı yapıdaki 'H2S' eksi 83 derecede donar ve eksi 60 derecede gaz haline geçer. Ancak su su hidrojen atomlarının dipol bağlantıları nedeni ile sıfır derecede donar, artı 100 derecede gaz haline geçer, donarken de hacmi küçüleceğine büyür.

İşte bu fizik yasalarına aykırı özellik dünyamızdaki yaşamı sağlar. Eğer buz sudan daha yoğun, yani daha ağır olsaydı, suyun içinde dibe batardı. Soğuk bölgelerde denizlerde, göllerde ve nehirlerdeki dibe batan buzlar, güneş ışığı alamayacaklarından eriyemeyeceklerdi. Böylece yıllar süren birikimlerle her tarafı buzlar kaplayacak ve buzullar devri başlayabilecekti.

Ancak buz, yoğunluğunun azlığı nedeni ile suyun üzerinde kalır. Bu durumda buzlar altlarındaki suların donmalarına engel oldukları için dünyamızdaki ani ısı değişikliklerini de önlerler, gece ve gündüz arasındaki ısı farklarını azaltırlar ve yaz günlerindeki güneş ışığı ile kolayca erirler.

Eğer buz sudan daha ağır olmuş olsaydı, gezegenimizdeki tüm su rezervleri donmuş olurdu. Belki de başlangıçtaki buzul devrinde öyleydi de, tabiat ana kendi koyduğu kurallara aykırı olarak, hidrojen atomlarının arasındaki açıya biraz dokundu, buzun suyun üstündekalmasını sağladı ve dünyamızı bizim için yaşanır hale getirdi

Günese yaklaştıkça hava neden soğumaya başlıyor ?

Günese yaklaştıkça hava neden soğumaya başlıyor ?

Dünyamızdaki ısının kaynağı güneş olduğuna göre ve bir dağın tepesi güneşe daha yakın iken orada hava niçin daha soğuk oluyor? Öncelikle şunu söyleyelim ki, güneş ile dünya arasındaki mesafeyi düşünürsek, bir dağın tepesine çıkmakla bu mesafedeki azalış çok önemsiz kalır. Güneş dünyamızdan 149.5 milyon kilometre uzakta iken dünyamızdaki en yüksek dağın yüksekliği 9 kilometreyi bile bulmaz. (Everest: 8.846)


Biz zaten her gün evimizde otururken dünyanın kendi çevresinden dönmesinden dolayı, dünyanın çapı kadar, güneşe 12 bin kilometre yaklaşıp uzaklaşıyoruz. Elips şeklindeki yörüngesinde dünya güneşin etrafında dönerken güneşe en fazla yaklaştığı mesafe 147 milyon, en uzaklaştığı mesafe ise 152 milyon kilometredir. Yani dünya zaten bir yıl içinde güneşe 5 milyon kilometre yaklaşıp uzaklaşmaktadır. Bu durum dünyamızdaki ısıyı pek etkilemez, mühim olan ışınların dik gelmesidir.

Güneşin dünyamızda yarattığı sıcaklık, ışınların yeryüzünde yansıması ile olur. Ondan sonra yükseldikçe nemli havda her kilometrede yaklaşık 6-7 derece düşer. Yani Everest'in dibi ile tepesi arasında 50 dereceden fazla sıcaklık farkı olması doğal. Bu sıcaklık düşüşü atmosferin birinci katmanına kadar böyle sürüyor. Yani yeryüzünde ısı 25 derece iken 11 kilometre tepemizde -50 dereceye kadar düşüyor. Bundan sonra sıcaklık değişiminin akıl almaz dansı başlıyor.

Atmosferin ikinci tabakası olan ve içinde ozon tabakası da bulunan 11. ve 48. kilometreler arasında hava ısısı bu sefer tam tersi yükseldikçe artıyor, tekrar sıfır dereceye kadar çıkıyor. 48. kilometreyi geçip 3. tabakaya girince ta 88. kilometreye gelene kadar tekrar düşüşe geçiyor. Bu tabakanın sonunda, yani 88. kilometrede -80 derecelere kadar düşüyor. Bundan sonra da sürekli yükselişe geçerek güneşe yaklaştıkça artıyor.

Güneşin yüzeyinden 2 milyon derece sıcaklıkla çıkan ışığın 149.5 kilometre yol kat ettikten sonra dünyamız yüzeyine yaşayabileceğimizbir ortamı yaratacak şekilde bu kadar ince ayarla gelmesi hakikaten inanılmaz.

Yeryüzünde ısınan havanın yükseldiği doğrudur, ama hava bu enerjisini yükselirken harcar ve dağın tepesine ulaştığında çevre hava ısısı ile aynı ısı derecesine gelir. Dağ tepesinin soğuk olmasının bir başka nedenidağ yüzeylerinin şekilleri dolayısıyla güneş ışınlarını dik alamamalarıdır. Bu nedenle dağların etekleri bile serin olur, burada ısınıp yükselen bir hava tabakası bile oluşamaz. Ayrıca dağdaki kayalarla birlikte kar ve buz da güneş ışınlarını fazla emmez ve çoğunu yansıtırlar.

Yeryüzünün ısınmasında bulutlar da önemli rol oynarlar. Dikkat ederseniz bulutsuz geceler, bulutlu gecelerden daha soğuktur. Çünkü bulutlar yerden gelen ısıyı tekrar yere yansıtırlar. Dağ zirvelerinde ise ne bu sıcaklığı yere tekar yansıtacak bulut vardır, ne de onu tutacak yoğunlukta atmosfer

Un niçin patlayıcı bir maddedir ?


Tarihte kayda geçen ilk un patlaması 1785 yılında İtalya'da Turiri'de bir ekmek fırınında, bir lambanın un tozunu tutuşturması sonucu oldu. Ölüme ve fazla zarara yol açmayan bu patlamadan sonra konu unutuldu gitti...


Modern günlerimizin başlangıcında, insanlık tarihinin ana gıdası ekmeğimizin en önemli girdisi olan unun çok ciddi bir şekilde yanarak patlayabileceğini kime söyleseniz herhalde şaka kabul eder gülerdi. 1981'de ABD'de büyük bir hububat silosu infilak edip, 9 kişi ölüp, 30 kişi de yaralanınca gülmeler durdu. 1988'de hububat bulunan yerlere belirli bir emniyet standardı getiren kuralların uygulanmasına başlanmasına rağmen 90'lı yıllarda sadece ABD'de undan kaynaklanan ortalama yılda 13 patlama oldu.

Peki nasıl oluyor da un bu kadar tehlikeli bir şekilde patlayabiliyor? Sebebi basit. Çünkü o bir karbonhidrat. Havada toz olarak asılı duran karbonhidratın miktarı, bir metreküpte 50 gramı aşınca herhangi bir şekilde tutuşturulduğunda patlar. Un tozları o kadar küçüktür ki, anında yanar ve bu yangın diğerlerine zincirleme yayılır. Bu da toz bulutunda, ortama da bağlı olarak, patlayıcı bir güç oluşturur. Benzer durum şeker, puding ve hatta çok ince testere talaşlarında bile oluşabilir.

Bir yangının çıkması için üç şeyin bir arada olması gerekir. Hava (içindeki oksijen), yanıcı madde (burada un oluyor) ve tutuşturucu. Silolarda insanların çalıştıkları yerlerde tutuşmak için gereken metreküpte en az 50 gram un tozu miktarına pek ulaşılamaz. Tabii burada unutulmaması gereken patlamaya sebep verenin yanıcı maddenin havada asılı duran toz miktarı olduğudur, yoksa yere serilen unda böyle bir tehlike yoktur.

Silolarda tutuşmaya sebep olan şeyler, bilinçsizce yapılan bir kaynak, bir kesme işlemi, sigara, asansörler ve konveyörlerin mekanizmalarından çıkan kıvılcımlar olabilir. Şüphesiz ortamın da çok önemi vardır. Patlamanın yarattığı büyük basınç boşalacak yer bulamazsa binayı bile yıkabilir. Açık havada ise patlama olmaz ama yine de tehlikeli bir alevlenme olur.

Hanımlar, endişelenmeyin, kurabiye veya börek yapmak için aldığınız bir kilo undan 50 gramı havaya uçmaz. Bu olay için tonlarca un gerekir. Hamur yoğurmak için balkona çıkmanıza hiç gerek yok

Domates meyvemidir yoksa sebze mi ?

Genellikle meyveler çiğ olarak (tabii yıkandıktan sonra), sebzeler ise pişirildikten sonra yenilir. Bu da bazı yiyeceklerin meyve mi, yoksa sebze mi olduklarına dair karışıklıklara yol açar. Örneğin domates salatada çiğ olarak yenilebilir, bunun yanında tencere yemeği olarak dolması da yapılır. Bu durumda domates meyve midir, yoksa sebze mi? Genel kanının ikincisi olmasına rağmen aslında domates bir meyvedir...


Çarşı, pazar anlayışına göre, tabiatta bulunduğu şekilde yenilen ve tadı tatlı olan yiyecekler meyvedir. Çarşıda, pazarda, marketlerde elma, çilek, üzüm ve muz meyve olarak kabul edilirlerken, taze fasulye, domates, kabak ve patates, sebze reyonlarında bulunur.

Ancak bilim insanları, yani botanistler, sebze-meyve ayrımını böyle yapmıyorlar. Onlara göre meyve, içinde etli veya kuru, çoğunluğunu çekirdek diye adlandırdığımız, kendi tohumu veya tohumları bulunan yiyecektir. Bu tanıma göre kayısı, şeftali, üzüm, taze fasulye, domates, salatalık (hıyar) ve benzeri gıda maddeleri teknik olarak meyvedir. Geriye kalanlar, yani patetes, havuç, şalgam, soğan, sarımsak gibi bitki köklerri, lahana, marul gibi bitki yaprakları, hatta aslında bir çiçek olan karnabahar bilen birer sebzedir. Bu arada belirtmekte fayda var; biz bitkilerin değişik kısımlarını yeriz. Örneğin, maydanoz yetiştiği bitkinin yaprak kısmı iken, karabiber ağacın meyvesi, tarçın kabuğu, susam ise bitkisinin tohumudur

Patlamış mısır nasıl patlar ?

Patlamış mısırın hikayesi beş bin yıl evveline, Amerika kıtasına kadar uzanıyor. Amerika yerlileri gıda için kullanılacak mısır ile içi daha sulu olan patlayabilir mısırların arasındaki farkı biliyorlardı.


Kolomb kıtaya ayak bastığında yerlilerin mısır kültürünü gördü, ama asıl ilgi 1510'lu yıllarda Güney Amerika'da terör estiren Hernanda Cortes'in Aztek'lerin dini ayinlerde ipe dizilmiş patlamış mısırları yediklerini görmesi ile başladı. Üstelik yerliler mısırı bir çeşit şişe geçirerek, tekrar tekrar ısıtarak veya kızgın kuma gömerek değişik şekillerde patlatarak yiyorlardı.

Amerika kıtasının keşfinden sonra Avrupa'ya getirilen ürünlerin içinde en ünlüleri patlamış mısır ve tütündü. Birincisine çok fazla yağ ve tuz ilave etmezseniz, kesinlikle ikincisinden daha sağlıklıdır. Ancak tüm mısır taneleri patlamaz. Patlayan mısırın gizemini yaratan iki faktör vardır: Mısır tanesinin içinin çok güzel bir ısı geçiş özelliğive müthiş bir mekanik mukavemete, yani sağlamlığa sahip kabuğu.

Mısıra dikkatli bakıldığında, etrafında kalın ve su geçirmez bir kabuk olduğu görülür. Bunun altında iki tabaka daha vardır. Tanenin bu iç kısımlarındaki moleküllerin sıralanış biçimi, normal mısır tanelerine göre daha düzenlidir. Bu sayede ısı normal tanelere oranla neredeyse iki misli hızla içine yayılabilir.

Kalın kabuk ısıtıldığında, tanenin içi de süratle ısınır ve içindeki su, basınçlı bir su buharı oluşturur. Isınma süresince gittikçe arrtan bu basınç, sonunda kalın kabuğun adeta infilak ederek yırtılmasına yol açar. Tane ilk boyutundan yaklaşık 30 misli büyür, içi dışına gelir, yani tanenin içindeki yumuşak kısım dışarı çıkarak yenilebilir kısmı oluşturur. Bu özelliği tabiatta başka hiçbir şeyde göremezsiniz. Belki biraz ekmeğin oluşumunu buna benzetebiliriz.

Bir mısır tanesinin ideal bir şekilde patlayabilmesi için, içinde en az yüzde 14 oranında su olması gerekir. Bunun altındaki oranlarda yine patlar ama kısmeen açılır, istenen sonuç alınamaz. Mısırın içerisindeki su oranını artırmak için, kapalı bir ortamda üzerine su serpiştirilmesi ve beklemeye bırakılmasının faydalı olacağı söylenir ama bu işlem mısırın içindeki su oaranını en fazla yüzde 1 artırır. Bir mısırı iğneyle delerseniz, bir fırında veya güneş altında bekletirseniz, 150 derecenin altında ısıtırsanız, yukarıda bahsedilen suyun buharlaşması, basınç ve infilakın hiçbiri gerçekleşmez...

Elma kesildikten sonra neden kararmaya başlıyor ?

Meyve ve sebzelerin bazılarında kesildiklerinde, kabukları soyulduğunda veya herhangi bir şekilde zedelendiklerinde farklı tonlarda renk değişimleri oluşur. Elma, armut, ayva, patetes gibi birçok sebze ve meyve bu özelliği gösterir...


Eğer canlılardaki hücre yapısını biliyorsanız, her hücrede binlerce enzim olduğunu da biliyorsunuz demektir. Enzimler hücrenin yaşaması için gerekli her türlü görevi yerine getirirler. Elmaların ve pateteslerin kesildiklerinde kararmalrı işte bu enzimlerden birinin 'polifenol oksidaz' diye adlandırılanın (biz kısaca -PPO- diyeceğiz) yarattığı bir sorundur. Bu enzim, yani PPO, havanın oksijeni alıp, elmada bulunan 'tanin' adlı kimyasalla birleştirerek kararmaya neden olur.

Elmayı kestiğiniz veya kabuğunu soyduğunuz zaman, kesilme yüzeyindeki hücreler de bölünür, açılır. Buradaki PPO'lar havanın oksijeni ile birleşerek aynen demirin paslanması gibi bir renk değişimi olayı yaratırlar. Yere düşen elmaların yüzeyinde oluşan kahverengi noktaların nedeni de aynıdır.

Kahverengi renge dönüşmeyi önlemenin bir yolu onları keser kesmez bir suya koymak ve hava ile ilişkilerini kesmektir, ancak sudan çıkarıldıklarında yine koyulaşmaya devam ederler. C vitamini kararmayı önleyebilir. Meyvenin kararan kısmına limon dökerseniz, içindeki C vitamini, taninin oksijen ile temasını önler ve kararma hızını azaltır. Bu nedenle meyve ve sebze işleyen yerlerde kabuklar soyulduktan veya dilimleme işlemi yapıldıktan sonra meyve ve sebzeler limon tuzu içeren suya atılır.

Bütün enzimlerin ortak özelliği 75 derece sıcaklığın üzerinde etkisiz hale gelmeleridir. Yani ısıtmak da bir çaredir. Bu tip sebze ve meyveler haşlandıklarında enzimlerin faaliyetleri durur ve 'enzimatik esmerleşme' denilen bu olay görülmez.

Şimdi müjdemizi verelim. Meyve işleyicilerini, salata hazırlayıcılarını, ev kadınlarını deli eden bu olayın da çaresi bulundu. Çekirdeksiz meyve yetiştirebilmek için çalışmalarını sürdüren genetik mühendisleri, meyve sineğinin oluşumu ve b esmerleşme üzerine de gittiler. Özellikle beyaz üzümden şarap ve şeker kamışından şeker elde etmede sorun olan bu esmerleşmeyi genetikçiler enzim klonloyarak önlemeyi başardılar.

Pratikte uygulandığında büyük bir ekonomik fayda da sağlayacak bu araştırma sonuçları, kesildiklerinde benzer esmerleşmeyi gösteren ağaçlara da uygulanacak ve böylece kağıt üretimindeki bir sorun daha ortadan kalkacaktır.

Bileşimlerinde okside olabilecek enzim bulunmayan turunçgillerde, yani portakal, limon ve mandalinada esmerleşme olayı görülmez
+